Hamd olsun Allâhü Zü’l-Celâl’e ki, insanı ilmî vücûttan aynî vücûda çıkardı. Onun vücûda getirilmesinin öncesinde bir cevher var idi. O cevhere Celâl ayn’ı ile baktı. O cevher onun bakışının tahakkuk ettiği şey indinde ondan hayâ ederek eridi. Şimdi onun kadîm ilminin cevherlerinden ve incilerinden onda gizli olan su akmaya başladı. (1)

Bilinsin ki, (Sav) Efendimiz buyururlar ki:  “Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci hálk etti; Celâl ve heybetle baktı; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden hálk eyledi. Şimdi O’nun Arş’ı su üzerinde oldu”.

“Allah Teâlâ”dan kasıt mutlak vücûdun vahdet ya’nî birlik mertebesidir.

“Hálk etmenin” ma’nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır.

“Büyük bir beyaz inci”den kasıt insânî hakîkat mertebesi olan ilk akıldır ki, buna vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi de derler.

İlk akla “Celâl ve heybetle bakmasından” kasıt ilk aklın gayrılığın mebde’i olan rûh mertebesine tenezzülüdür; ve bu tenezzülden hâsıl olan gayrılık perdesi ile mutlak vücûdun örtülmesidir. Çünkü Cemâl bakışı Hakk’ın vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtünme yoktur. Celâl bakışı Hakk’ın vechinin gayrılık elbisesi ile örtülmesi olduğundan, tabi’ki bunda örtünme vardır.

Ve gayrılıktan kasıt mutlak olmaklıktan kayıtlı olmaklığa tenezzüldür; ve mutlak olanın kayıtlıda gizlenmesidir.

“Büyük beyaz incinin hayâdan erimesi” bir olan vücûdu ikilikle kayıtlayarak kendi nefsinde yok hükmünde olduğu anda ona “rahmânî nefes”i ile hâricî vücût bahşetmesini; ve bu rahmânî nefes ile ona fezâda hâricî vücût bahşedilmesini tâkiben merkezin ateş ve çevresinin soğuma ile su olmasına işarettir. Ve “yedi kat gökler” denilen yedi gezegenimizin bu duman hâlindeki parlak bulutsudan ve Dünyâ’nın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğu; ve Arş kelimesinin “taht ve dünyâ mülkü” ma‘nâsına geldiği için ve şehâdetsel âlemler de ilâhî mülklerden bulunduğu için ve bu parlak bulutsunun Arş’ın temeli oluşu yönüyle ilâhî Arş’ın su üzerinde olduğuna işâret olunur.

Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-i şerife işâret buyururlar. Çünkü ilâhî ilimde sâbit olan insan, yeryüzünün hálk edilmesinden sonra maddesel elbise ile tahakkuk ederek açığa çıktı; ve Hak Teâlâ hazretleri onu zât cennetinden gayrılık elbisesi ile hârice çıkardı.

 

Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı; o sebeple onun düzenini yerleşik kıldı. Ve bu dala “insan” ismini verdi. Ve onu tasvir edip kulağını ve gözünü açtı. Ve büyük âlemde olan her şeyin tertîbini onda muhkem kıldı ve onu idâreci kıldı. Ve onu her bir şeyin ihsânının açığa çıkmasına vâkıf etti. Ve onu karar eyledi. Ve onun akıl semâsını ayırdıktan ve yardıktan sonra bitiştirdi. Ve kendi vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi. Şimdi onu açığa çıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından perdeledi ve örttü. Dikkâtle inceleyen ve iyi düşünen kimse için onda apaçık hikmet vardır. (2)

Bilinsin ki, güneş sistemimizin oluşumunun uzun devirler içinde geçirdiği değişimler neticesinde olduğu ve bu sistemin bir parçası olan yeryüzünün bugünkü hâle gelmesinin de yine değişimler ile olduğu ve üzerindeki bitkiler ve hayvanlar ve insanın silsile ile birdiğerinden şûbelenerek var olduğu eski ve yeni bilim adamları tarafından açık delîller ile beyân olunmuştur.

Beşerin bu şekilde var olduğuna inanmak Kur’ân’ın hükümlerine aykırı değildir. Tefsîrcilerin ve âlimlerin arasında bu husûsta olan ihtilâflar muhtelif anlayışların Kur’ân’ın sözlerinden çıkardıkları muhtelif ma’nâlardan ibârettir. Bundan dolayı bu ihtilâflar anlayışa âit bir mes’eledir. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm’de aslâ ihtilâf yoktur. Nitekim buyurulur:

“Ve lev kâne min indi gayrillâhi le vecedû fîhihtilâfen kesîrâ” ya’nî “Ve eğer Allah’tan başkasının indinden olsaydı, onun içinde mutlaka pekçok ihtilâf bulurlardı” (Nisâ, 4/82).

Bilakis Kur’ân âyetleri bilim adamlarının incelemelerini te’yîd buyurmaktadır. Bu konudaki îzâhlar hakîrâne tarafından Fusûsu’l-Hikem Şerhi’ne yazılan “Önsöz”de “Âdem’in hálk edilişi” bahsinde bir nebze verilmiştir.

Hiç şüphe yoktur ki, her gün görüldüğü şekilde yeryüzünün sâkinleri yeryüzünün cevherinden çıkmakta ve yine yeryüzünde çözülüp dağılmaktadırlar. Bitki olsun, hayvan ve hayvanın bir türü olan insan olsun, hepsi bir takım haller ve şartlar çerçevesinde unsurların ve elementlerin birdiğeriyle karışmasından var olurlar. Bu karışım neticesinde var olan şeye “mizâc” derler. Ma’denler ve bitkiler ve hayvanlar arasındaki bu karışımlar ve uyuşmalar peyderpey bir ağacın dalları gibi silsile ile aktığından cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) bu değişimlere ve akışa “Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı” ibâresiyle işaret buyurdu.

Ve işte bu sebeple onu en güzel sûret üzere tesviye edip değişim dalları neticesinde peydâ olan bu dala “insan” ismini verdi. Ve bu insâni dal, ma’den ve bitki ve ba’zı hayvanât dalı mertebesinde iken, kulağa ve göze sâhip olmadığı halde,  hayvânî dalın en mükemmeli olmak üzere onun kulağını ve gözünü cisminin en uygun olan mahallerinde açtı.

Ve insan varlık ağacının meyvesi olduğundan bir meyvede, nasıl ki kendinin bittiği ağaçta olan sûretlerin ve özelliklerin benzeri mevcût ise, Hak Teâlâ insanın bittiği büyük âlemde mevcût olan her bir şeyin benzerini insan vücûduna koydu; ve onu idâreci kıldı.

Ya’nî ona öyle bir bakış ihsân eyledi ki, o bakış ile kendi âkıbetini ve muhitinde olan eşyânın âkıbetlerini görür. Ve onu rahmânî tecellîleri ile âlemin zâhirinin tamâmına olan ihsanına vâkıf kıldı. Çünkü insan türünden açığa çıkan bu kadar keşifler onun eşyânın esâslarına vâkıf olmasındandır. Vâkıf olması ilerledikçe keşifler de ilerleyerek yenilenir.

“Ve insanı karar eyledi.” Ya’nî zâhiri ve bâtıni duyularını yerli yerine koymak sûretiyle insânî mertebede kararladı. Ve insanın bütün zâhiri ve bâtıni kuvvetlerini birdîğerinden şakk edip ayırdıktan sonra daha fâziletli oluşu dolayısıyla hepsinin üstünde olan akıl kuvvetini bu kuvvetlere bitiştirdi. Çünkü bütün kuvvetlerde tasarruf edici olan akıldır. Nitekim âlemin kuvvetlerinde tasarruf edici olan da akl-ı kül ya’nî bütünsel akıldır. Ve âlemde küllî akıl ve insanda cüz’i akıl “semâ”; ve diğer tasarruf edilen kuvvetler “yeryüzü” mesâbesindedir.

“E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma” ya’nî “İnkâr edenler, semâların ve yerin bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini ayırdık” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde “ratk ya’nî bitişik”in “fetk ya’nî ayırmak”tan evvel söylenmesi bu beyâna aykırı değildir. Çünkü bu “ratk” ve “fetk” âlemin sûreti hakkındadır. Hz. Şeyh (ra) efendimizin “fetk ya’nî ayırma”dan sonra “ratk ya’nî bitiştirme”yi beyân buyurmaları âlemin ve Âdem’in ma’nâsı hakkındadır. Çünkü bu süregelen sûretler ma’nâlarından dolayı açığa çıkmışlardır. Bundan dolayı ma’nâlar “semâ” ve sûretler ise “yeryüzü” mesâbesindedir. Sûretlerin var olduktan sonra bağlandıkları ma’nâlara bir esâs ve kâideye dayanmaksızın bitişmeleri vardır. Bu bitişme ise “ayrılma”dan sonra olan “bitişme” ve “yarılmalar”dır.

“Ve Hak Teâlâ vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi.”

Çünkü Hakk’ın vücûdu sonsuz latîfin en latîfidir ve latîf oluşunun kemâlinden dolayı en gizlidir; idrâki mümkün değildir. Bu latîf vücûd kesîf olmadıkça idrak edilmez. Ve kesîf vücûd latîf vücûdun izâfelerinden olduğundan var edilmişler âlemine “izâfî vücûd” demişlerdir. Bu izâfî vücûd latîf olan hakîki vücûdun işâretleri ve alâmetleri ve delîlidir. Fakat hakîkî vücûd insandan açığa çıktığı kadar hiç bir görünme yerinden açığa çıkmadı. Çünkü Âdem’i kendi sûreti, ya‘nî sıfatları, üzerine hálk etti. Bundan dolayı toplayıcı varlık olan Âdem’de kendi vücûdunu en âşikâr ve en zâhir kıldı.

“Şimdi onu açığa çıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından örttü ve perdeledi.”

Ya‘nî insan hakîkî vücûtta gizli iken onun ilâhî ilimde sâbit olan sûretine ve hakikatine, o hakîkî vücûd kendi latîf vücûdunu kesîf kılmak sûretiyle bir elbise giydirerek onu açığa çıkardı.

Ve kendi hakîkatinin gizliliği sebebiyle rubûbiyyet ya’nî Rabb olmaklık sırrından örttü; ya‘nî Âdem’in en açık bir şekilde görülen kesîf taayyünü, rubûbiyyet sırrından ibâret olan kendi hakikatine perde oldu. Ve onu bu insânî kesîf sûret örttü.

Dikkatle inceleyen ve iyi düşünen Allah’a ârif olanlar için bu açığa çıkarmaklıkta ve gizli olmaklıkta apaçık hikmet vardır. Çünkü ilâhî işler âlemin ve Âdem’in vücûdu ile tahakkuk eder. Ondan önce ma‘nâ mertebesindedir. Ma‘nâ ise tahakkuk için sûret ister; ve sûret zâhir ve ma‘nâ ise o sûrette örtülüdür.

 

Daha sonra ona iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Şimdi ona üstün geldi. Heybet ateşinden kaçarak acele koştu. Böyle olunca onu kattı ve kahretti. Ve onun şuuru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış daldırdı. Şimdi ilâhî kudret işe giriştiğinde onun beşeresi karışık oldu. (3)

Ya‘nî insanın ma’nâsı sûretine bağlandıktan sonra “e lestü birabbiküm” ya’nî “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (A’râf, 7/12) hitâbıyla onun ma’nâsına ve rûhuna iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Çünkü Rab iktidâr sâhibi ve kendisine muhtâc olunandır. Ve kul âciz ve muhtâcdır.

Bu kudreti idrâk edince onun karşısında mağlûp oldu; ve içine heybet ateşi düştü. Ondan kurtulmak için acele koştu. Fakat “eynel meferr” ya’nî “kaçacak yer nerede?” (Kıyâmet, 75/10). İlâhî kudret pençesinden kaçıp kurtulacak bir sığınak olmadığından, Hak Teâlâ hazretleri “Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı ve konuşan dili olurum……” hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere onun izâfî olan kuvvetlerini hakîkî kuvvetlerine kattı. Ve onun izâfî ve vehmî olan zâhir ve bâtın kuvvetlerini bu şekilde kahretti.

Ve bu kahır esnâsında şuûru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış daldırdı. “Yemyeşil deniz”den kasıt “rûh mertebesi”dir. Çünkü “lâ ilâhe illlallah” gayrılığın kaldırılması ve “Muhammedü’r-resûlullah” gayrılığın ispâtıdır. Ve mutlak vücûdun gayrılık bağıntısıyla açığa çıkması rûh mertebesinden başlar. Ve vücûd arşının istikrârı bu iki nûrânî satır ile olmuştur. “Lâ ilâhe illallah” satırı bembeyaz nûr ve “Muhammedü’r-resûlullah” satırı yemyeşil nûrdur.

Hz. Şeyh “yemyeşil nûr”a burada “yemyeşil deniz” ta‘bîr etmişlerdir. Ya’nî insan şehâdet âleminde vücûda âit kesîfliği ile gezdiği ve yediği içtiği halde, Hak Sübhânehû ve Tealâ onun bu madde beden vücûdunu rûha tebdîl edilmiş kıldı. Ve bu değişim onun şuûru olmaksızın gerçekleşti.

Bir halde ki, sûreti yine şehâdet mertebesinde sâbit olarak bir taraftan etrâfında bulunan kimseler ile sohbet etti; ve diğer taraftan rûhlar âleminde olanlar ile münâsebette bulundu. Bundan dolayı ilâhî kudret onu istilâ etmeye giriştiğinde onun beşeresi, ya‘nî vücûdunun zâhiri ve cismi, rûhu ile karışık oldu. Ve onda hem rûha âit eserler ve hem de cisme âit eserler açığa çıktı. “Yevme tubeddelül ardu gayrel ardı ves semâvâtu ve berezû lillâhil vâhidil kahhâr” ya’nî “O gün yeryüzü ve semâlar, başka bir hale döndürülür. Ve onlar, Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın huzûruna çıkmış olurlar” (İbrâhım, 14/48) âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyrulur. Çünkü bu hâl kıyâmet türlerinden bir türdür.

 

Daha sonra ona dâimilikten açtı. Şimdi bu sebeple onun ömrünü tahakkuk ettirdi. Ve onun katkısı olmaksızın ve onu bir emir sınırlamaksızın ona ebedî hayât örtüsünü giydirdi. Ve meleklere karşı onun makâmını yükseltti. Ve onun özrünü apaçık kıldı. Şimdi ona isimler ile yardım ettiği ve onu aydınlattığı zaman secde ile bîat etmeyi emretti. Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı. Bundan dolayı onu te’yîd etti ve ona yardım etti. (4)

Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri insanı ilâhî kudreti ile istilâ buyurduktan sonra ona dâimilik perdesini açtı. Çünkü bu perdenin keşfi ilâhî kudretin istilâsının netîcesidir. Şimdi bu dâimilik perdesinin keşfi ile onun ömrünü tahakkuk ettirdi.

Bilinsin ki, bütünsellik i‘tibârı ile insanın üç tür ömrü vardır:

Birisi; zât mertebesinden şehâdet mertebesine kadar olan ömrü.

İkincisi; şehâdet mertebesinden âhiret mertebesine kadar olan ömrü.

Ve üçüncüsü; âhiret ömrüdür.

Cüz’i oluşluk i‘tibârı ile bu mertebelerin her bir yurdunda bir çok ömürleri vardır. Örneğin şehâdet mertebesinde ilk önce basit, daha sonra birleşik, daha sonra ma’den, daha sonra bitki, daha sonra hayvan, daha sonra nutfe, daha sonra anne rahmi yurtlarında bir çok ömürler sürer. Diğer iki mertebe de böyledir.

Hz. Şeyh’in (ra) burada “ömür” kelimesinden yüce kasıtları beyânın akışına bakılarak uhrevî ömürdür. Çünkü ilâhî kudretin istîlâsı ile insanın kıyâmeti kopup ona dâimilik perdesi açılınca, o artık âlemlerin Rabb’inin civârında şen ve sevinçli olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de işaret buyrulur:

“Fî mak’adi sıdkın inde melîkin muktedir“ ya’nî “Kudret Sahibi Melîk’in huzurunda, sâdıklar makamındadır” (Kamer, 54/55).

Bu, hâs cennettir; ve kâmillerin makâmıdır. Ve her kim bu cennetin içinde bulunursa, mutlak lezzet ve râhat içindedir. Hakîkat ehli buna “ebedî hayât” ta’bîr ederler. Nitekim cenâb-ı Şeyh (ra) devâmındaki cümlede:

“Onun katkısı olmaksızın ve onu bir husûs sınırlamaksızın ona ebedî hayât örtüsünü giydirdi” buyururlar. Çünkü bu mertebede bütün bağıntılar kalkmış olduğundan katan ve katılan ve katkı bağıntıları yoktur. Ve insân-ı kâmili emirlerden bir emir de sınırlamaz. Çünkü mutlaklık mertebesine ulaşmıştır. Sınırlama ise kayıtlamaktır. Ve “mutlak” “kayıtlı”nın zıttı olduğundan bir mahalde bir arada olmazlar. Ve kâmilin dışında olan mü’minler ise henüz bağıntı ve kayıt ve sınırlama içindedirler. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri şöyle buyururlar:

“Çünkü bu hâs cennet içinde değildirler. Onlar cennet derecelerinin diğer mertebelerindedirler. Bu derecelerde olanlar mutlak lezzet ve râhat içinde olmazlar. Ve mutlak elem ve zahmet içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişler ve cennet derecelerden bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yönden lezzet ve râhat içindedirler. Ve fakat Zü’l-Celâl Hazretlerinin yakınlığından mahrûmdurlar. Ve âlemlerin Rabb’i Hazret’inden nasîpsizdirler. Bu yönden ayrılık âteşi içindedirler. Ve ebedlerin ebedi bu ayrılık âteşi içinde kalırlar. Ve bu cennetler noksanların makâmıdır. Eğer azâb ilim noksanlığından olursa asla azâbtan kurtulmazlar. Ve eğer azâb temizlik noksanlığı yönünden olursa günlerin geçmesiyle ile o azâbtan kurtulurlar.”

Şimdi insân-ı kâmilin ömrünün dâimilik mertebesinde tahakkuku ve bu sebeple bütün isimlere görünme yeri oluşu dolayısıyla Hak Teâlâ hazretleri onun makâmını yükseltti. Ve melekler: “Yâ Rab sen yeryüzünde bozgunculuk eden ve kan döken kimseleri nasıl halîfe buyurursun?” dedikleri zaman: “yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim”       ya’nî “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver” (Bakara, 2/33) celîlü’ş-şân hitâbı ile Âdem’in bütün isimlere mazhar oluşunu isbât buyurunca ve bu şekilde özrünü apaçık beyân buyurunca ve ona bütün isimleriyle yardım edince ve “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ” ya’nî “Ve Âdem’e, isimlerinin hepsini öğretti” (Bakara, 2/31) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere onu ilim nûru ile aydınlatınca meleklere Âdem’e secde ve boyun eğme ve itâat ile bîat etmeyi emretti.

Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı. Cenab-ı Şeyh’in (ra) “cisimler arzında halîfe kıldı” buyurması insân-ı kâmilin yalnız cisimler arzındaki halîfeliğinin umûmi olduğuna delîldir. Rûhlar arzındaki halîfeliği umûmi değildir. Çünkü Âdem’e karşı boyun eğmeye ve itâat etmeye me’mûr olmayan rûhlar da vardır ki, ona “âlîn melekler” derler. Nitekim: “em künte minel âlîn” ya’nî “Yoksa sen âlîn meleklerden mi oldun?” (Sâd, 38/75) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.

İşte Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmili böylece cisimler arzında bütün isimlerine görünme yeri oluşu ve bu isimler ile tasarruf etmeye kudret vermek sûretiyle onu halîfelik makâmında te’yîd etti ve ona yardım etti.

 

Daha sonra ona aklı yardımcı olarak îcâd etti; ve aklı kendine yardımcı etti. Ve ona ağaçtan ateş sûretinde hitâp sırrını hîbe etti. Ve ona mu‘cize olarak asâ verdi. Bundan dolayı onunla sihirbazların hâtıralarını helâk etti. (5)

Bilinsin ki, genel olarak insanlar iki hâl içindedirler: Birisi, sarhoşluk ve diğeri ayıklık hâlidir.

Sarhoşluk hâli ya nefisten veyâ rûhtan olur.

Nefsânî hallerden sarhoş olanlar dünyâ ehlidir. Onlar akıldan istifâde edemezler. Nefislerinin hükmü akıllarına gâliptir.

Rûhî hallerden sarhoş olanlar da âhiret ehlidir. Onlar da akıldan istifâde ede-mezler. Çünkü rûhlarının hükmü akıllarına gâliptir.

Kâmiller bunların dışındadır. Onlar ne dünyâ ile âhiretten ve ne de âhiret ile dünyâdan perdeli olmazlar. Nefsin hükmünü ve rûhun hükmünü şer’îat hükümlerinın sınırları içerisinde ma‘kûl olarak yerine getirirler. Çünkü onlar hakîmdirler; herşeyi yerli yerine koyarlar. Bundan dolayı onlar akıldan istifâde eden sınıftır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) buna işâretle buyururlar ki:

“Fenâdan sonra bakā mertebesine gelen kâmiller için Hak Teâlâ aklı yardımcı olarak îcâd buyurdu. Ve cisimler âleminde ilâhî tasarrufları insân-ı kâmil vâsıtası ile olduğu için onun aklını kendine vezîr ya’nî yardımcı edindi.”

Ondan sonra insân-ı kâmilin cismini Mûsâ’nın ağacına ve onun hayvânî rûhunu da “ateş”e benzetti ki, bu benzetmede bir çok benzetme yönleri vardır. Îzâhı uzun olur.

Ve ârif kesîf taayyününün ağacında zâhir olan hayvânî rûhu içinde Hak Teâlâ hazretlerinin hitâbını işitir. Çünkü Hakk’ın Zât’ı onun hüviyetidir. Ve ona hak ve bâtılı ayırt edecek bir kudret verdi ki, asâ mesâbesindedir. O asâ ile bâtılı uzaklaştırır; ve vücûd ikliminde sihirbazlar gibi hayâli sûretler gösteren nefsânî ve şeytânî hâtıraları helâk eder.

Daha sonra kısımlanmış mizân indinde onu korkuttu ve sakındırdı. Ve onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti. Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı. Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi ki, onlardan ba’zıları işâret kaynaklarını kabûl edicidir. Ve onlardan ba‘zıları da kaçınılacak olanlardır. Ve orta yol üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma’mûr kıldı. Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı. Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan men’ etti. Ve îman edenle küfreden kimseler arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı. Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu! (6)

Hz. Şeyh (ra) yukarıda “Onun akıl semâsını ayırdıktan ve yardıktan sonra bitiştirdi” buyurmuş idi. Şimdi de “Ves semâe refeahâ ve vedaal mîzân. Ellâ tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Ve semâyı yükseltti ve mîzânı koydu. Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü adâletle yapın ve mîzânı eksiltmeyin” (Rahmân, 55/7-9) âyet-i kerîmelerine işâretle “kısımlanmış mîzân indinde halîfeyi korkuttu ve sakındırdı” buyurur.

Çünkü akıl insan bedeninde vehim verici kuvvetten daha fazla bütün kuvvetler üzerine hâkimdir; ve bütün kuvvetleri idâre edici olan akıldır. İnsan kuvvetlerini aklın hükmü ile kullandığı takdîrde fiilleri ve hareketleri kendi muhîti için faydalı olur. Nitekim (Sav.) Efendimiz: “Mü’min menfaattir” buyururlar.

Ve bütün kuvvetlerini aklın hükmü ile kullanan ancak insân-ı kâmildir. Çünkü onun vehim verici kuvveti aklına boyun eğmiş ve “şeytanımı islâm ettim” hadîs-i şerifinin sırrı halîfe olan insân-ı kâmilde ortaya çıkmıştır.

Noksan insanın vehim verici kuvveti ise aklına hâkim olduğundan kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve hüsrân içindedir. Çünkü vehim verici kuvvet varı yok ve yoku da var gösterir. Bu ise kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve hüsrândır. Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmilde dahi vehim verici kuvvetin varlığı dolayısıyla onu kısımlanmış mîzân indinde: “Ellâ tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü adâletle yapın ve mîzânı eksiltmeyin”  (Rahmân, 55/8-9) âyet-i kerîmesiyle korkuttu ve sakındırdı.

Ve mîzân gerek kâmil ve gerek noksan için Ahmedî tertemiz şerîatın aynıdır. Kâmil ile nâkıs arasındaki fark budur ki, kâmil şerîatı içtihât koyucuların içtihâtlarından değil, Kitap ve Sünnet’ten Allâh’ın murâdına ve Resûlullâh’ın murâdına uygun olarak doğrudan doğruya hakîkat-i muhammediyyeden alır. Noksan ise içtihât koyucuların içtihâtlarına tâbi’dir. Ve şerîat bütün kuvvetlerin vazîfelerini taksîm etmiştir. Akıl bu kısımlanmış mîzâna riâyet etmez ve vehim verici kuvvete tâbi’ olursa vücût memleketi bozuk ve harâp olur.

 

“Onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti.”

İnsanın “mevârid”i “on duyu” dedikleri zâhir ve bâtın duyularıdır. Hak Teâlâ hazretleri onun “mevrid”leri olan bu “on duyu”yu vücûdunun üzerine dağıtmak sûretiyle taksîm etti. Görme mevzi’ bir yerinde; ve işitme mevzi’ diğer bir mahallinde; ve koklama mevzi’ de başka bir tarafındadır. Diğer duyularının yerleri de böylece muhtelif mevzi’lere taksîm edilmiştir.

 

“Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı.”

Gerek zâhir duyular ile algılanan ve gerek bâtın duyular ile idrâk edilen sûretlerin hepsi ilâhî işâret ve âyetlerdendir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn” ya’nî “Muhakkak ki; bunda tefekkür eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3)

“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn” ya’nî “Muhakkak ki; bunda akıl eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3) ve

“inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ” ya’nî “İşte bunda nehiy sahipleri için mutlaka âyetler (işâretler) vardır” (Tâ-hâ, 20/128) buyrulur.

Bu ilâhî işâretleri kemâliyle ancak insân-ı kâmil anlar. Çünkü her şeyin hakîkatlerini müşâhede eder. Bunlar noksan insâna oyun gelir. Nitekim: “Ey Allâh’ım oyun ve eğlenceden ibâret olan eşyâdan bizi uzaklaştır. Ve bize eşyânın hakîki mâhiyetini göster” buyrulmuştur.

Ve sıfatların görünme yerleri ve ilâhî isimlerden ibâret olan bu işâretler ilâhî askerler olup “külle yevmin hüve fî şe’nin” ya’nî “O her an bir iştedir” (Rahmân, 55/29) gereğince onların ne başlangıcı ve ne de bitişi vardır. Nitekim buyrulur: “ve mâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hüve” ya’nî “Ve Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez” (Müddessir, 74/31). Bu i‘tibâr ile ilâhî işâret askerleri sınırsızdır. Cenâb-ı Hak halîfenin zâhir ve bâtın duyularına bu ilâhî işâret askerlerini sıralamıştır. Bu işâretler gereğince Zâhir ismi ile Bâtın isminin hükmünü verir.

 

“Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi.”

İnsan kalbinde heyecan yapan şey dört mertebe üzerinedir: Eğer çabuk gelip giderse “hâcis ya’nî endişe” derler. Ve eğer biraz kalırsa “vâcis ya’nî vesvese” derler. Ve eğer şiddet ve kuvvet ile gelip yerleşirse “hâtır” ve ‘’hâtıra” derler. Ve kalbte yerleşmiş olarak devam ederse “fikir” derler. Ve dışarıdan gelene de “vârid ya’nî ulaşan” derler. Ve vâridin mevridleri yukarıda bahsedildiği üzere zâhir ve bâtın duyulardır. Bu hâtıraların ba‘zısı talihli ve ba’zısı talihsizdir.

Bu hâtıralar zâhir ve bâtın duyulara dâhil olmadan önce halîfenin kapısı olan ve ilâhî huzûrda hâzır bulunan kalbine gelir. Mîzâna uygun olan kabûl ile zâhir ve bâtın duyuların yerlerine ulaştırılır. Uygun olmayanlar o yerlere ulaştırılmazsızın kaldırılır.

 

“Ve orta yol üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma‘mûr kıldı.”

Medîne”den kasıt “şehâdet âlemi”dir. Ve şehâdet âlemi iniş ve çıkış mertebelerinin kesişme noktası olması i’tibârı ile “orta yol”da olan bir medînedir. Ve şehâdet âlemi medînesinin ma‘mûr olması Hakk’ın halîfesinin vücûduyladır. İnsân-ı kâmil olmaksızın âlemin vücûdu rûhsuz bir cesed hükmündedir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem’de Âdemî Fass’da bu ma‘nâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakikate işâretle buyrulur:

“Ve iz kâle rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh“ ya’nî “Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti” (Bakara, 2/30) ve “Sümme cealnâküm halâife fîl ardı” ya’nî “Sonra sizi yeryüzünde halîfeler kıldık” (Yûnus, 10/14).

Ve Hakk’ın halîfesi olan insân-ı kâmilin vücûdunun kesilmesi hâlinde âlemin ma’mûr oluşu harâb oluşa yüz tutar. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur: “Yeryüzünde Allah Allah diyen bulundukça kıyâmet kopmaz.” Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu ma‘nâyı da Şît Fassı’nın sonlarında beyân buyurmuşlardır.

“Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı.”

Ya‘nî Hak Teâlâ hazretleri halîfeyi bu şehâdet mertebesi medînesinin hükümlerinden ihrâc edip,hakîkat âleminden ibâret olan melekût sırlarının mütâlâasıyla bu âlemin ahkâmına tâbi olma ihtiyâcından ganî kıldı. Çünkü bu âlem tabîat hânesidir. Buradan çıkmadıkça hakîkat âlemine gitmek mümkün değildir. Nitekim Hâce Hâfız (ks) buyurur: Beyt:

Tercüme: “Sen ki tabîat hânesinden dışarı çıkamıyorsun; hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!”

Şimdi halîfe bu âlemin hükmünden çıkıp melekût sırlarını mütâlaa etmesi sebebiyle “Lâ mevcûde illallah” ve “Lâ fâile illallah” sırrına ve “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk etti” (Sâffât, 37/96) âyet-i kerîmesinin hakîkatine vâkıf olur. Ve kendinin Hakk’ın kudret elinde bir âlet olduğunu görüp, bilir. Ve bir âlet, nasıl ki bir üstâdın kullanmasına muhtâc ise halîfe de öylece Hakk’ın kullanmasına muhtâc olur. Halk onu kendi irâdesiyle hareket eder zannederler. Oysa o Hakk’ın irâdesiyle hareket eder; ve onu çevirip döndüren Hakk’tır. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyrulur: “Ve tahsebühüm eykâzan ve hüm rukûdun, ve nukallibühüm zâtel yemîni ve zâteş şimâli” ya’nî “Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz” (Kehf, 18/18).

 

“Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan men’ etti. Ve îman eden ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı.”

Ya’nî Hakk Teâlâ halîfeye aklın düzeni üzere şehâdet mertebesinde tasarrufu mubâh kıldı. Ve bu tasarruf Zâhir isminin hükümleri altında olur. Ve onun bu tasarrufu Hakk’ın tasarrufu olduğundan Bâtın isminin hükmüne göre halîfe tasarruftan men’ edilmiştir. Çünkü hakîkatte halîfenin vücûdu yoktur; “lâ mev-cûde illallah.”

İlâhî halîfe yeryüzünde ilâhî hazînenin emîni olduğundan Zâhir ve Bâtın isminin tecellîleri âlemin bütün zerrelerine halîfenin kabzasından olur; ve o kabzadan dağıtılır.

Ve îmân ve küfür isimlere âit tecellîlerden ibâret olup, bu her iki işin gerekleri onların görünme yerleri olan mü’minler ile kâfirlere taksîm olunur. Ve küfür ile îmânın dağıtılması ve onların görünme yerlerinden küfür ve îmân eserlerinin açığa çıkışında onların alışı, ya‘nî mü’mine îmânının mükâfâtını ve kâfire küfrünün azâbını ulaştırma husûsu halîfenin kabzasında eşittir. Çünkü mükâfât ve azâp bu görünme yerlerinin hallerinden bir hâldir. Îmân hâlini mükâfât hâli ve küfür hâlini azâp hâli ta’kîp eder. Bunlar hakîkatte o görünme yerlerinin sâbit ayn’larının hallerinden bir hâl ve önceki hâllerini ta’kîp eden sonraki hâlleridir. Bir i’tibâr ile cezâ ve azâptır; bir i‘tibâr ile de hâldir. Ve isimlerin tecellîleri dolayısıyla görünme yerlerinin hallerinin dağıtılması halîfenin kabzasından eşit olarak olur. Herkes hakkını eşit seviyeden alır. Hiç bir kimseye hakkından ne fazlası ve ne de noksanı verilmez.

 

“Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu!”

Ya’nî halîfeyi Hak Teâlâ mülk âleminde ve melekût âleminde mekânlanmış kıldı, aslâ makâmından sarsılmaz. Ve onun mülkünde, ya’nî vücûdunda, mülk âleminden melekût âlemine geçmek için bir köprü tâyin etti ki, halîfe Zahir ismi ile Bâtın isminin gereklerine göre o köprüden her iki tarafa geçiş yapar. Ve aynı şekilde halîfenin tasarruf kabzasında bulunan mü’minler de onun ma’nevî terbiyesiyle terbiye görüp onun mülkündeki bu köprüden geçerler. Şimdi bu köprüden geçip hakîkat âlemine ulaşan kimselere ne büyük saâdettir!

 

Daha sonra Hak Sübhânehû temiz kıldığı şey sebebiyle alış kabzasını kirletmeyi murâd eyledi. Şimdi onu kâfirleri ve sâlihleri toplamış olarak bir berzah kıldı. Ve onu terkîb âleminde ve tezkire minberleri üzerinde da’vet edici olarak yerleştirdi. Ve onu ilâhî ilimler ile te’yîd etti ve onu örttü. Ve zuhûru ile emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu yasakladı. Şimdi buyurdu ki: Âlemlerinizde olan göklere, onların emre âmâde olan feleklerine ve denizleri doldurulmuş olan yerlere ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, o dolu gemileri taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi. Şimdi o iki ayak arasında hareket eder ki, ümît ve korkudur. Kadîm San’atkâr onun üzerine ihâta edici kalemi ile yazdı. Sağ ayakta “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7) ve sol ayak üzerinde de  “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) vardır. Şimdi iki yola hidâyet eden ve basîretini açan zât için tâata girişsin; ve ona taksîm ettiği rızık üzerine şükretsin. Şimdi onu hem kolay, hem de güç yaptı. Ve defineyi kazsın ki, onu cismânî duvar ile örttü ve perdeledi. Sonra düşünsün ki, onu kabre konulduğu esnâda nasıl diriltti. Ve onu neşrettiği vakitte öldürdü. Ve onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi. Ve görünmeyen örünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı. (7)

“Alış kabzası”ndan kasıt zamânının eşsizi olan insân- kâmildir ki, “büyük insan” denilen güneş sistemimizin tamâmının benzeridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî “O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk, 65/12).

Şimdi Hak hakîkati dolayısıyla âlemin “ayn”ı ve taayyünü dolayısıyla gayrı olduğu gibi, insân-ı kâmil de böyledir. Nitekim su hakîkatı dolayısıyla buzun aynı ve taayyünü dolayısıyla gayrıdır. Ve bu taayyünler Hakk’ın mutlak vücûdunun tenezzülünden ve isimleri dolayısıyla kayıtlanmasından ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı bütün zemmedilmişler ile kötü ve fenâ şeyler varlıksal taayyünlere bağlanır.

Her ne kadar “kul küllün min indillâhi” ya’nî “De ki: “Hepsi Allah’ın indindendir” (Nisâ, 4/78), “ve ileyhi yurceul emru küllühu”          ya’nî “İşlerin hepsi O’na döndürülür” (Hûd,11/123) âyet-i kerîmeleri gereğince bütün övgüler ve yermeler hakikatte Hakk’a dönük ise de, “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh” ya’nî “Sana iyilikten ne isâbet ederse, işte o Allah’tandır” (Nisâ, 4/79) âyet-i celilesi gereğince övgülerin Hakk’a; ve “ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike” ya’nî “ve sana kötülükten ne isâbet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir” (Nisâ, 4/79) âyet-i kerîmesi gereğince de yermelerin kulun kesîf taayyününe bağlanması lâzımdır. Çünkü vücûdun tenezzülleri neticesinde efendi ile köle ayrılmıştır. Ve vitr ya’nî tek olan vücûd şef ya’nî çift olmuştur. Ve kuldan zemmedilmiş şeylerin açığa çıkması Hakk’a nispeten hikmettir; ve kula nispeten fenâ ve çirkindir.  Mesnevî:

Tercüme: “Kazâ olması yönünden ben küfre râzıyım. Bizim çekişmemiz ve fenâlığımız olması yönünden râzı olucu değilim. Küfür dahi Hâlık’a nispetle hikmettir. Eğer bize nispet edersen küfür âfettir.”

Şimdi varlıksal taayyünler yeryüzü cinsinden mahlûktur. Ve yeryüzü cinsi ise temizdir. Nitekim şerîat hükümlerine göre onunla teyemmüm olunur. İnsân-ı kâmilin taayyünü de bu temiz olan yeryüzü cinsindendir. İnsân-ı kâmil “Allah” zât isminin görünme yeri olduğundan ve zât ismi ise bütün isimleri toplamış bulunduğundan, Hakk’a âit sıfatlar ile halka âit sıfatlar arasında toplayıcı berzahtır. Bundan dolayı alış kabzası olan insân-ı kâmilin bu berzah oluşu, Hak Teâlâ’nın temiz kıldığı şey, ya‘nî yeryüzü, sebebiyle onun kiri demek olur. Çünkü insanın kesîf taayyününün gereği olan varlıksal sıfatları rûhânî sıfatlarına göre kir ve pas düzeyindedir.

Ve küfür ile îmânın alış kabzasından dağıtıldığı daha önce îzâh edilmiş idi. Şimdi mülkündeki köprüden dilediği vakit mülk âlemine ve istediği vakit melekût âlemine geçmeye kādir olan insân-ı kâmili, Hak Teâlâ terkîb âleminde, ya‘nî unsurlardan terkîb olarak, taayyün etmiş olan ve hitâbı kabûl edici olarak en güzel sûret üzere tesviye edilmiş bulunan insanları tezkire minberleri, ya‘nî akıl ve fikir minberleri üzerinde, kendi ma’rifeti tarafına da’vet edici olarak yerleştirdi.

Ve akıllı olanları da‘vet husûsundaki çalışması etkili olmak üzere Hak Teâlâ insân-ı kâmili ilâhî ilimleri ile te’yîd ve takviye etti ki, mübârek kalbine ulaşan bu ilimler ile akıl ehlini îkâz eder ve inkâr edenleri susturur. Ve Hak Teâlâ beşerî sûretiyle onun bâtınına olan ilâhî tecellîlerini örttü. Çünkü insân-ı kâmili beşerî taayyününe bakarak bilmek mümkün değildir. Onun için inkâr edenler (Sav) Efendimiz hakkında: “mâli hâzer resûli ye’kulit taâme ve yemşî fîl esvâk” (Furkân, 25/7) ya‘nî “Bu nasıl Peygamber’dir ki, yemek yer ve sokaklarda gezer!” dediler. Ve cenâb-ı Mevlânâ (ra) efendimiz de Mesnevî-i Şerif’lerinde bu ma‘nâyı beyânen buyururlar: Mesnevi:

Tercüme: “Nebîler ile eşitlik da‘vâsında bulundular. Evliyâyı da kendileri gibi zannettiler ve dediler ki: İşte onlar da beşer, biz de beşeriz. Biz de, onlar da uyku ve yemek kaydındayız. Onlar körlüklerinden bunu bilmediler ki, arada sonsuz bir fark vardır. Bu yer, hep darlık ve hased olur. Oysa o yer, bütün Ahad nûru olur. Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme. Nitekim arslan ma‘nâsına gelen ‘şîr’ ile süt ma‘nâsına gelen ‘şîr’ kelimeleri yazılışta birbirlerine benzer.”

 

“Ve zuhûru ile emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu men’ etti.”

Hak Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey Hakk’a ma‘rifettir. Nitekim “Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’büdûn” ya’nî “Ve Ben, insanları ve cinleri Bana kul olsunlar diye hálk ettim” (Zâriyât, 51/56) buyurur. “Li-ya‘büdûn ya’nî kul olsunlar”ı “li-ya‘rifûn ya’nî ârif olsunlar” ile tefsîr etmişlerdir. Çünkü bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.

Ve Hakk’a ma‘rifet, ancak vahdet-i vücûd ya’nî vücûdun birliği sırrının insan nefsinde ve âfâkta açığa çıkması ile kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu onlara açıkça belli olsun diye” (Fussilet, 41/53) ve “Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” ya’nî “Sana yakîn gelinceye kadar Rabb’ine ibâdet et!” (Hicr, 15/99).

İnsân-ı kâmil halkı Hakk’a ma‘rifete da’vet edicidir. Çünkü Hak Teâlâ onun zuhûrunu emretmiştir. Fakat zevka ya’nî bizzât hakîkatini idrâk ederek yaşamaya bağlı olan vahdet-i vücûd sırrının avâma ifşâ edilmesinden men’ etmiştir. Çünkü vahdet-i vücûd “hakîkat”tir. Bu hakîkatin sözler ile ifşâ edilmesi zayıf akıllara sâhip olanlar indinde yoldan çıkmaya ve şerîatın devre dışı bırakılmasına sebep olur. Onun için “Şerîat hakîkatin zâhiri, hakîkat ise şerîatın bâtınıdır” denilmiştir.

Ve şerîat tevhîde da’vet eder. Çünkü şerîat ikilik üzerine dayalıdır. Çünkü “tevhîd” “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için “birleyen”in ve “birlenen”in vücûdları ve “birlemek” husûsu gerekir. Bunlar ise kesrettir. Fakat “ittihâd” tevhîd gibi değildir. Onun ma‘nâsı “bir olmak”tır. Bu makâm tevhîdden daha yüksektir. Ve bir olmaktan maksad, bakışları kusurlu olan kimselerin zannettikleri gibi “hulûl ya’nî dâhil olma” değildir. İki vücûdun “birleşmesi” de değildir. Evhadüddin Kirmânî (ks) bu ma‘nâyı beyânen bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: Rubâî:

Tercüme: “Bu yolda o kadar yürü ki ikilik kalksın! Eğer sen iki isen seyr-i sülûkta kalksın! Sen O olmazsın. Fakat sülûkunda çalışırsan bir makâma gelirsin ki, senliğin kalkar.”

Şimdi bu makâm bir insân-ı kâmilin husûsî terbiyesiyle sülûk ve mücâhedeler neticesinde sâlikin nefsinde açılan bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının genele ifşâ edilmesinden men’ edilmiştir. Fakat seçkinlere ifşâ edilmesinden men’ edilmemiştir. Nitekim Ebû Hureyre (ra) buyurur ki:

“(Sav) Efendimiz’denı iki kab ilim aldım. Birini dağıttım. Diğerini boğazımı keserler korkusuyla sakladım.”

Çünkü ilâhî yasak hikmete dayalıdır. Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye da‘veti haklarında zararlıdır. Onların da’veti eserden eseri yapanadır. Nitekim bu tarz da‘vete ilişkin olan Kur’ân âyetleri pek çoktur. Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu da’vete işâret olarak buyururlar ki:

“Âlemlerinizde olan göklere ve onların emre âmâde olan feleklerine bakmaz mısınız?” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

 

(Ra’d, 13/2)

“Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ sümmestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamere, küllün yecrî li ecelin müsemmâ, yüdebbirul emre yufassilül âyâti lealleküm bi likâi rabbiküm tûkınûn”

“Allahü Zül’l-Celâl hazretleri ki, semâvâtı direksiz olarak yükseltti. Daha sonra Arş’a istivâ etti. Ve güneşi ve ayı emre âmâde kıldı. Hepsi belirlenmiş  bir süreye dönerler ve hareket ederler. İşleri düzenleyip idâre etti ve âyetleri ayrıntılandırdı. Umulur ki Rabb’inize kavuşmaya îkânımz ola!”

 

“Ve denizleri doldurulmuş olan yerlere bakmaz mısınız?”

“Yer”lerden kasıt gezegenlerdir. Çünkü her bir gezegen, yörüngeleri kendisini kuşatmış gezegenlerin yeri mesâbesindedir. Ve onu kuşatmış olan gezegenlerin yörüngeleri onun “göğü”dür. Onun için “gök” çoğul olarak söylenir.

Ve yeryüzümüzün dörtte üçü denizlerle çevrilmiş olduğu gibi, her bir gezegende de denizler vardır. Nitekim astronomi bilginleri bir çok tetkiklerde ve görüşlerde bulunmuşlardır. “Bahr-i mescûr” “doldurulmuş deniz” ma‘nâsına gelir. Çünkü yeryüzünün ve gezegenlerin etrâfı denizler ile doldurulmuştur.

“Ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, onu taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi.”

“Fülk” “gemi ve gemiler” ma’nâsınadır. “Meşhûn” “doldurulmuş ve sevk edilmiş” ma’nâlarına gelir. “Fülk-i meşhûn” “doldurulmuş veyâ sevk edilmiş gemiler” mânâsınadır.Nitekim âyet-i kerîmede:“Ve âyetün lehüm ennâ hamelnâ zürriyyetehüm fîl fülkil meşhûn” (Yâsîn, 36/41) buyrulur. Ya‘nî her birisi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan gezegenlere bakmaz mısınız ki, “Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh” ya’nî “Gökleri ve yeri hálk etmesi ve orada hareket edenlerden çoğaltıp yayması, O’nun âyetlerindendir” (Şûrâ, 42/29) ve “Ellâ yescüdû lillâhillezî yuhriculhab’e fîs semâvâti vel ardı” ya’nî “Nasıl secde etmezler; O Allah ki göklerde ve yerde saklı olanı çıkarır” (Neml, 27/25) âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulduğu şekilde onun her birini bitkiler ve hayvanlar ile doldurarak vücûd denizinde işlek kıldı.

Bunların hepsi âyetlerden ve âfâkî ya’nî dışa dönük eserlerden olup uyanıklık sâhipleri bu eserler ile te’sîr edicinin vücûduna delîl çıkartırlar. Ve yukarıda îzâh edilen “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî “O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk, 65/12) âyet-i kerîmesinin yüce ma‘nâsı gereğince, büyük insan olan güneş sistemimizin benzeri olarak yeryüzünden mahlûk olan küçük insan da bir âlemdir.

Ve fertlerden her bir ferdinin “göğü” aklıdır. Ve onların “emre âmâde olan felek’leri de zâhiri ve bâtıni duyularıdır. Ve herbirinin cisimsel sûreti “yeryüzü”dür. Ve onların “deniz”leri ‘‘kalb”leri olup su gibi akıcı olan türlü hâtıralar ile doldurulmuştur. Ve her birisi doldurulmuş bir gemi mesâbesinde olup maddî ve mânevî şeylerle doldurulmuş bir halde vücûd denizinde belirlenmiş zamanlarına kadar döner ve hareket ederler. Bunların hepsi de âyetler ve enfüsî ya’nî içe dönük eserler olup uyanıklık ehli, varlığından zevkî ya’nî bizzât hakîkatini yaşama ilmi ile haberdâr oldukları bu eserler ile Te’sîr Edici’nin vücûduna delîl çıkarırlar.

Şimdi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan beşer fertlerinden her biri ümît ve korkudan ibâret olan “iki ayak” arasında hareket eder ki, Kadîm San’atkâr onların isti‘dâd lisânlarıyla gerçekleşen talepleri üzerine bir kısmına ihâta edici ilim kalemi ile hidâyet ve bir kısmına da dalâlet yazdı. Hidâyet ehli olan sağ taraf ashâbına “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7) ve dalâlet ehli olan sol taraf ashâbına da “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) berâtını verdi.

Kazâ ve kader ve hidâyet ve dalâlet bahislerinin burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Kazâ ve kader bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Üzeyr Fassı’nda ve hidâyet ve dalâlet bahisleri de İsmâil Fass’ı ile Hûd Fassı’nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Şimdi “Ve lisânen ve şefeteyn / Ve hedeynâhun necdeyn” (Beled, 90/9-10) ya’ni “Biz insan için iki göz ve bir lisân ve iki dudak hálk edip ona iki yol göstermedik mi?” âyet-i kerîmesi gereğince zâhiri ve bâtıni duyularına hidâyet ve dalâlet yollarını gösteren ve bunları ayırt etmek üzere basîretini ve akıl gözünü açan Hakk’ın zâtı için, insan tâata girişsin; ve onun hakkında kazâ eylediği maddî ve ma’nevî rızık, ya‘nî tecellîler, üzerine şükretsin; şikâyet etmesin. Çünkü ilâhî kazâya rızâ lâzımdır. Nitekim hadîs-i kudsîde: “Benim kazâma râzı olmayan başka bir Rab bulsun” buyrulmuştur.

Şimdi o rızkı bir takım sebep perdeleri arkasında örtmüş olduğu için ve insan kendi maddî ve ma‘nevî rızkının neden ibâret olduğunu ona ulaşmazdan önce bilemediği için onu güç yaptı. Ve “Allah bir şeyi istediğinde sebepleri ona göre hálk eder” hadîs-i şerîfi gereğince takdîr edilen rızık, zannetmediği mahalden her hâlükârda kendisine geleceği için; ve Hak Teâlâ kulu hakkında murâd ettiği rızkın sebeplerini de meydana koyacağı için kolay yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Yâ büneyye innehâ in tekü miskâle habbetin min hardalin fe tekün fî sahretin ev fîs semâvâti ev fîl ardı ye’ti bihâllâh” ya’nî “Ey yavrum! Muhakkak ki o, bir hardal tanesi kadar dahi olsa ve o, bir kaya içinde veya göklerde veya yerde bile olsa, Allah onu getirir” (Lokmân, 31/16). Rızık mâdemki sebepler perdesi arkasında saklıdır, insan sebepleri ortaya getireni müşâhede etmek sûretiyle sebeplere teşebbüs ederek kendisinde türlü türlü rızıklar gizli olan defineyi kazsın. Çünkü Hak Teâlâ o defîneyi cismânî duvar perdesi arkasına koyarak örttü. Daha sonra insan kendi nefsine akıl gözü ile bakıp düşünsün ki, yeryüzünden mahlûk ve ma’den türünden olan ve kabir mesâbesinde bulunan cesedine onun rûhunu ve ma’nâsını bağladığında, o cesedde nasıl hayat ve hareket açığa çıkardı. Ve onu bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında seyr-i sülûk ettirmek sûretiyle ilâhî sıfatlar ile donanmış olan rûhî eserlerini ortaya çıkardığı zaman, onun nefsânî sıfatlar ile kirlenmiş olan hayvânî hayâtını nasıl kesti. Ve onu bu sûretle öldürdü. Hz. Şeyh-i Ekber (ra)’in bu yüksek beyânları: “Kutilel insânu mâ ekferah / Min eyyi şey’in halakah / Min nutfetin, halakahu fe kadderah / Sümmes sebîle yesserah / Sümme emâtehu fe akberah / Sümme izâ şâe enşerah” ya’nî “İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör / (Allah) onu hangi şeyden hálk etti? / Nutfeden , sonra da ona kader tâyin etti / Sonra yolu ona kolaylaştırdı / Sonra onu öldürdü, böylece onu kabire koydurdu / Sonra onu dilediği zaman diriltecek” (Abese, 80/17-22) âyet-i kerîmelerinin bâtınî ma’nâlarını tefsirdir.

 

“Ve onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi.”

“Nûr gaybları elbiseleri”nden kasıt “beşerî taayyün”dür. Çünkü bu taayyünler zâtın nûrunun, onların sûretinde kayıtlanmasından ibârettir. Nitekim “Allâhu nûrus semâvâti vel ard” ya’nî “Allah, göklerin ve yerin nûru’dur” (Nûr, 24/35) buyrulur. Bu taayyünlerin her birerleri birer karanlıksal perde ve örtülerdir. Çünkü nûr latîf ve bu taayyünler kesîftir. Ve kesîf olan şey karanlıksaldır. Ve arkasında olan şeyin perdesi ve örtüsüdür. Ve nûr gayblarının bu taayyün örtülerini ve perdelerini aydınlık kılması, onları izâfî yokluktan çıkarıp izâfî vücût sâhasında açığa çıkarmasından ibârettir.

 

“Ve görünmeyen ve görünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı.”

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu ifâde ile “fe mehavnâ âyetel leyli ve cealnâ âyeten nehâri mubsıraten” (İsrâ, 17/12) ya‘nî, “Biz gecenin âyetini görünmez ettik ve gündüzün âyetini görünür kıldık” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.

“Gece” görünmeyen âyettir, çünkü karanlıktır; ve karanlıkta eşyânın sûretleri görünmez. İşin aslında o eşyâ mevcût iken karanlık his bakışı önünde onları görünmez eder. Ve “gündüz” görünen âyettir; çünkü nûrdur. Ve nûr kendi gözüktüğü gibi eşyayı da gösterir. Gece görülmeyen eşyâ, gündüz görülür.

Şimdi burada rûh “gündüz”e ve kesîf taayyün “gece”ye benzetilmiştir. Bunlar görünmeyen ve görünen âyetleridir. Çünkü cesedin karanlık hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde, eşyânın hakîkatleri akıl bakışında görünmez olur. Ve rûhun nûrânî hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde de eşyânın hakîkatleri basîret gözü önünde açılır. Şimdi cismânî karanlık hükümler, insanı hakîkatlere vâkıf olmaktan engellediği için, düşman üzerine delîl olan bir görünmez âyettir. Ve rûhun nûrânî hükümleri hakîkatlere vâkıf olmaya rehber olduğu için dost üzerine delîl olan bir görünen âyettir.

Daha sonra görünmeyen âyeti ara sıra nurlandırıcı kıldı. Ve bunun misâli her ikisinin kürede karşılığı indinde ay ışığı ile aydınlanmış gecelerdir. (8)

Ya‘nî karanlıksal olduğu için görünmeyen âyet olan kesîf cisim, görünen âyet olan latîf rûhran aldığı nûr sebebiyle nûrânî olur. Ya‘nî kendisinden rûhun hükümleri ve eserleri gözükür. Ve kendisi de nûr verici bir halde bulunur. Nitekim ay güneşe karşılık olup ondan ışık alışı yönüyle kendisi nurlandırıcı olur. Ve yeryüzünde tamâmen güneşe karşılığı görülen mahallerde bedir hâlinde olarak arzın o karanlık olan mahallerini aydınlatır; ve o mahallerin geceleri ay ışığı ile aydınlanmış olur.

Daha sonra bu sırrı, imtihan asâsı ile sırlar taşını darb eden kimsede açığa çıkardı. Şimdi onu yardı. Şiir:

“Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdeler arkasından darb edene bak.”

Tenzih ederim o zât-ı ecell-i a‘lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi. Şimdi ne acâîbdir ki, o onun şükrüyle kıyâmından gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun! Ve vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay hâline! Ve zillet, onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun! Artık vaz geçsin de onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Sâlih amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olsun. Bâkî âhiret yurdunda boyunları bükük olarak ümît etme ipinde dizilmiş bulunsun. Ve salât Seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun Âl ve ashâbı üzerine ve tâbi’i ve muâvini üzerine olsun ki, onlar müşehher ma’sûmluk ilmiyle süslenmiş ve bezenmiş olan rabbânî ma’rifetler elbiselerine bürünmüşlerdir. O ilim meleğin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikrettiği şeydir. Ve inâyet ehli hazret tatlılıkları hakkında perhîz eyledi. (9)

Ya‘nî en güzel sûret üzere mahlûk olup kendisine yukarıda bahsedilen ilâhî sırlar konulmuş bulunan insanların içinde “sırlar taşı”na, ya’nî kalbe, imtihan asâsı ile, ya’ni bu beşerî taayyünün hükümlerine muhâlef ederek mücâhede asâsı ile, darb eden kimselerin nefsinde, o sırlar taşını yarmak sûretiyle bu sırları açığa çıkardı. Katı olan kalb  “Sümme kaset kulûbüküm min ba’di zâlike fe hiye kel hicâreti ev eşeddu kasveten” ya’nî “Sonra, bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, öyle ki taş gibi hattâ daha da katı oldu.” (Bakara, 2/74) âyet-i kerîmesinde “taş”a benzetilmiş olduğundan cenâb-ı Şeyh (ra) “sırlar taş”ı ile katı kalbi kasteder. Ve Hak yolundaki çalışma ve mücâhedeyi o taş üzerine asâ ile darb etmeye benzetir. Kendisinde su menba‘ı olan taşın yarılması hâlinde ondan nasıl su çıkarsa, kalpte bulunan sırlar suları da bu darb neticesinde öylece açığa çıkar. Katı kalbe “sırlar taş”ı buyrulması, onun mücâhede asâsı ile yarılması hâlinde, âfâktaki ya’nî dışarıdaki seçkin kıymetli taşlara karşılık, bir takım havâs ve sırların açılmasından dolayıdır. Nitekim bu kitâbın on yedinci bölümünde bu taşların seçkinleri beyan buyrulmuştur.

 

“Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdelerin arkasından darb edene bak!”

Ya‘nî âyet-i kerîmede bildiriliği üzere katılıkta taştan daha katı olan şu kalbe te’sîr eden ve ağaç gibi yumuşak olan mücâhede amellerine bak! Ve “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk etti” (Saffât, 37/96) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere kulun kesîf taayyün perdesi arkasından o mücâhede amelleri asâsını darb eden Hakk’ı müşâhede et! Ve “Bunu kendim yaptım; ve bu lütfa nâil olmak kendi çalışmam ile gerçekleşti” deme! “ve mâ tevfîkî illâ billâh” ya’nî “benim başarım ancak Allah iledir” (Hûd, 11/88) de! Ve bunun ilâhî fazîlet ve rabbânî inâyet olduğunu yakînen bil!

Şimdi cenâb-ı Şeyh (ra) insân-ı kâmil olup gark olduğu ilâhî zâhir ve bâtın ni’metlere şükrü içinde barındırıcı olarak hakîkî Ni’met Verici’yi tesbîh ve tenzîh ederek buyururlar ki:

“Tenzîh ederim o zât-ı eceli ü a’lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi.”

Yukarıda geçen bahislerden anlaşılacağı üzere insan nefsânî sıfatların kirlerinden pâk ve mukaddes olmadıkça onun vücûduna ilâhî sırlar verilmez. Çünkü bu sırlar ilâhî emânettir. Emânet ise emîn olanlara verilir. Hz. Şeyh ni’metlere şükür için kendi üzerlerine düşen olan tesbîh vazîfesini yerine getirdikten sonra gaflette olan insanın hâlini acâip bularak buyururlar ki:

 

“Ne acâiptir ki, o onun şükrüyle kıyâmdan gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun!”

Ya‘nî insanın emâneti taşıyıcılık ehliyetinin şükrüyle kâim olması lâzım gelirken bundan gaflet etmesi acâip bir şeydir.

Şükrün kemâli, insanın bütün a‘zâ ve organlarını Allah indinden onlara verilen vazîfeler dâiresinde kullanmasıdır. Ve vazîfeler şer’îat hükümlerinin sınırlarından ibârettir ki, faydası insanın kendi nefsine âittir. Onu aşıp geçen kimse nefsine zulmeder ve nefsini helâk eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “ve men yeteadde hudûdallâhi fe kad zaleme nefseh” ya’nî “Ve kim Allah’ın hudutlarını aşarsa, o taktirde kendi nefsine zulmetmiş olur” (Talâk, 65/1). Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu ni‘metin şükrünü yerine getirmeyen insanı azarlayarak âyet-i kerîmeden alıntı ile “Kutilel insânu mâ ekferah” ya’nî “İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör” (Abese, 80/17) buyururlar. Ya’nî rûhî kemâlâtını nefsânî noksanlık kirleri örten ve onu fiilen inkâr eden insan helâk olsun, demektir. Ve yine buyururlar ki:

 

“Vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay haline! Ve zillet onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun!”

Ya‘nî “Allah Âdem’i sûreti üzere hálk etti” gereğince insan kendi vücûdunda olan hayat, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarından; ve her an zâhiren ve bâtınen vücûduna olan Hakk’ın aralıksız tecellîlerinden ibret almaktan yüz çevirir. Ve tecellîlere görünme yeri olan vücûdunu hakîr ve yok şey görürse böyle insana yazıklar olsun! Ve Hakk’ın, kulun zannına göre tecellî edici oluşu yönüyle, zillet kendi vücûdunu zelîl ve küçük zanneden ve böyle inanan kimseye mahsûstur, demek olur.

Hz. Şeyh-i Ekber’in bu îbâreleri bedduâ değil, belki azarlama yoluyla hakikati beyandan ibarettir. Çünkü nebîler ve onların vârisleri olan evliyâ Allâh’ın kullarına bedduâ etmezler. Onların bedduâ şeklindeki ifâdelerinin arkasında çok çok hayır vardır. Nitekim Nûh (as)’ın: “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ” ya’nî “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan bir kimse bırakma” (Nûh, 71/26) suretindeki olan bedduâsının hayır duâdan başka bir şey olmadığını cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem‘de Nûh Fassı’nda îzâh buyururlar. Burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Cenab-ı Şeyh-i Ekber daha sonra nasihate başlayıp buyururlar ki:

 

“Artık vazgeçsin de, onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Sâlih amele, diğer kötü amel karıştıran kimselerden olsun. Bâkî âhiret yurdunda boyunları bükük olarak ümît etme ipinde dizilmiş bulunsun.”

Ya‘nî insan artık bu gafletten ve gafletin verdiği bozuk zanlardan vazgeçsin de, a‘zâ ve organlarını nefsânî hükümlere mağlûp kılmak sûretiyle ilâhî ni’metleri fiilen inkâr ettiği gibi, o a‘zâ ve organlarını şerîat ölçüsüne tatbîk ederek kullanmak sûretiyle o ni’metlere fiilen şükretsin! Böyle yapan kimse “Ve âharûna’terefû bi zunûbihim haletû amelen sâlihan ve âhare seyyien, asâllâhu en yetûbe aleyhim” ya’nî “Ve diğerleri, günahlarını i’tirâf ettiler. Sâlih ameli, diğer kötü (amel)le karıştırdılar. Umulur ki; Allah, onların tövbelerini kabûl eder” (Tevbe, 9/102) âyet-i kerîmesi gereğince iyi amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olur.

Bâkî âhiret yurdunda “boyunları bükük olarak ümît etmek” ipinde dizilmiş bulunanlardan olur. “Boyunları bükük olarak ümît etme” ibâresiyle Hz. Şeyh (ra) iki âyet-i kerîmeye işâret buyururlar. “Asâllâhu en yetûbe aleyhim” ya’nî “Umulur ki; Allah, onların tövbelerini kabûl eder” (Tevbe, 9/102) ve diğeri “ve küllün etevhu dâhırîn” ya’nî “ve hepsi boyunları bükük olarak O’na geldiler” (Neml, 27/87) âyet-i kerîmesidir. Çünkü insan iyi ameline karşılık mükâfâtı ümît eder ve kötü ameline karşılık da azâplandırılmaktan korkar. Birisi hidâyete ve diğeri dalâlete bağlanır. Nitekim insanın ümît ve korkudan ibâret olan “iki ayak” arasında hareket ettiği yukarıda îzâh edilmiş idi.

Şimdi iyi ameline kötü amel karıştıran kimse, ilâhi huzûrda hor ve zelîl olarak kâimdir. “Asâllâhu en yetûbe aleyhim” ya’nî “Umulur ki; Allah, onların tövbelerini kabûl eder” (Tevbe, 9/102) âyet-i kerîmesi gereğince belki Hak Teâlâ hazretleri hakkımda kötü amelimin cezâsından vazgeçer, diye ümît içindedir. “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) âyet-i kerîmesi gereğince de belki hakkımda cezâ ile hükmedilir, diye korkar. Ve böyle olan kimselerin hâli “ve küllün etevhu dâhırîn” ya’nî “ve hepsi boyunları bükük olarak O’na geldiler”  (Neml, 27/87) âyet-i kerîmesine tamâmen uygundur. Zelîl bir şekilde boyunlarını büküp haklarındaki hükmü bekleyici olurlar. Bu hal bir mahkemenin lehde ve aleyhdeki hüküm ve karârını bekleyen suçluların hâline benzerdir. İşte Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ibâre ile bu hâle işâret buyururlar. Bu geçen ibâreler Hz. Şeyh’in Allâh’ın kulları hakkındaki hayır duâları ve yüksek temennîleri cümlesinden bulunduğundan ve duâların salavât-ı şerîfe ile tamamlanması kabûl sebebi olacağından daha sonra salât getirip buyururlar ki:

 

“Salât Seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun Âl’i ve ashâbı üzerine ve tâbi‘i ve muâvini üzerine olsun ki, ismet-i müşehhere ilmi ile müzeyyen ve mutarraz olan maârif-i rabbâniyye libâslarına bürünmüşlerdir. O ilim meleğin Rabb’ine teşbih eylediği ve zikr ettiği şeydir.”

Avârifü’l- Maârif’te beyân buyrulduğu üzere: “Ma’rifet ya’nî ilâhî bilgi icmâl olarak bilineni ayrıntılanmış sûretlerde zorlanmadan açıkça bilmekten ibârettir.” Eğer ilim ve zekânın sürüklemesi ile uzun araştırmalar ve incelemeler neticesinde bilinirse ona “öğrenme” derler. Bundan dolayı ma’rifet ya’nî ilâhî bilgi söylenemeyen ve yazılamıyan vicdânî bir husûstur. Fakat ma’rifetin başı ilimdir. İlimsiz ma’rifet muhâl ve ma‘rifetsiz ilim vebâldir.

Şimdi rubûbiyyete ya’nî rabblığa ma‘rifet sâlikte vicdânî bir husûs olduğu için ledünnî ilimdir. Ve ledünnî ilimde ma’sûmluk vardır. Ona vehmin musallat oluşu yoktur. Fakat ledünnî olmayan ilim dâimâ vehmin musallat oluşu altında bulunduğundan muhafazalı ve ma‘sûm değildir. Çünkü binlerce felsefeci ilim yüzünden dalâlete düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “ve edallehullâhu alâ ilmin” ya’nî “ve Allah onu ilim üzere dalâlette bıraktı” (Câsiye, 45/23) buyrulur.

İşte bu önbilgiden anlaşıldığı üzere (Sav) Efendimize tâbi’ olanların rubûbiyyete ma’rifetleri, müşehher ma’sûmluk ilmi ile süslenmiş ve bezenmiş olur. Ve meleklerde tercîh olmayıp onlar me’mûr oldukları şeyde ma‘sûm olduklarından Hak tarafından kendilerine aktarılan ilim onların tesbîhi ve zikridir. Kendilerine ledünnî ilimler hîbe edilen kimselerin halleri de melâike-i kirâmın hallerine muâdil bulunduğundan, onların ilmi meleğin Rabb’ine tesbîh ettiği ve zikrettiği şey olmuş olur.

 

“Ve inâyet ehli hazret tatlılıklarından perhîz eyledi.”

“Hazret tatlılıkları”ndan kasıt dünyâ ve onun geçici mülküdür. Çünkü dünyâ mutlak vücûdun beşinci tenezzül mertebesi ve bütün mertebelerin en birarada toplanmışı olduğundan tatlılığı ve acılığı toplamıştır. Ve ni’metler içinde yaşama ve azâb ve kötü ve iyi karışıktır. Ve bu şehâdet mertebesinin ilâhî tertîbât ve donanımları  gâyet güzel ve şirindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Züyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel harsi, zâlike metâul hayâtid dünyâ” ya’nî “İnsanlara, “kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan” şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünyâ hayâtının menfaatleridir” (Âl-i İmrân, 3/14). Ve Mesnevî-i Şerif’te Hz. Mevlânâ (ra) bu âyet-i kerîmeye işâreten buyururlar. Mesnevî:

Tercüme: “Hak Teâlâ “Züyyine lin nâsi…” âyet- i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere âlem görünme yerlerini ve özellikle kadını güzellik ile bezemiştir. Hakk’ın bezediği şeyden nasıl kurtulabilirler? Hak Teâlâ hazretleri “ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ” ya’nî “ve sükûn bulması için ondan onun eşini kıldı” (A’râf, 7/189) âyet-i kerîmesinde buyurduğu şekilde, Havvâ’yı Âdem’in sükûn bulması için hálk etmiş olduğundan, Âdem Havvâ’dan ne vakit ayrı olur? Âlem o kâinâtın efendisi (sav) Efendimiz hazretlerinin latîf kelâmından mest olurken, o Hazret, Âişe-i Sıddîka (r. anhâ) vâlidemize hitâben: “Kellimînî yâ Humeyrâ” ya‘nî “Ey rengi penbe ve beyaz olan, söyle de dinliyeyim!” buyururlar; ve onun dağıttığı şeker sözlerden zevk edici olurlar idi.”

 

Şimdi dünyâ ve onun geçici mülkü ilâhî bezeme ile bezenmekle berâber onun hakkında “e radîtüm bil hayâtid dünyâ minel âhireti, fe mâ metâul hayâtid dünyâ fîl âhireti illâ kalîl” ya’nî “Âhiretten (vazgeçip) dünyâ hayâtına mı râzı oldunuz? Dünyâ hayâtının metaı (malı, faydası), âhiretten daha azdır” (Tevbe, 9/38) buyrulmuş ve (Sav) Efendimiz de “Dünyâ uyuyan kimsenin rü’yâsı gibidir” buyurmuş olduğundan Nebiyy-i zî-şâna tâbi’ oluşlarının kemâlinden dolayı, inâyet ehli zümresine dâhil olan zâtlar “ezhebtüm tayyibâtiküm fî hayâtikümüd dünyâ” ya’nî “(Ey kâfirler) Siz dünyâ hayâtınızda güzel şeylerinizi tükettiniz” (Ahkâf, 46/20) âyet-i kerîmesine uygun olmak üzere şehâdet mertebesinin tatlılıklarından elini çekmek ve yüz çevirmek ve onun acılığına tahammül buyurmuşlardır.

 

Bundan sonra Allah Teâlâ senin sırrını hakîkatlere ulaştırmak ile tahakkuk ettirsin; ve seni kendisine sabah ve akşam secde edenlerden kılsın! Şimdi ben hacmi latîf, cüssesi çok büyük, faydası çok, ledünnî ilimden ve adnânî lâkablardan çıkarılmış olup kendisine şüphe ve tahmin dâhil olmayan İmâm-i Mübîn’de İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbîrler olarak isimlendirilen bu küçük kitâbı ortaya çıkardım. Ve o, hikmetlerin tedbîri ve ilâhî düzen üzere olup münkariz olmayan mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden bir Önsöz’ü ve bir Önbilgi’yi ve yirmi bir bölümü içinde bulundurmaktadır. Ve onun şanında beyânın işâretleri karışık olarak garîb geldi. Onu özel ve genel ve en aşağı çukurda olan ve kendisini saygı ve ikrâm kuşatmış olan kimse okuyabilir. Ve insanların her birisi meşreblerini bilir. Ve onda seçkinler için düşünülmüş işâretler ve avâm için açık bir yol vardır. Ve o, tasavvufun lübâbı ya’nî içi ve şeref ve lütuf hazretini, öğrenmenin sebilidir. Ulaşmış ve sâlik onunla hırslanır. Ve tâbi’ olan ve mâlik ondan hazzını alır. İnsânî hakîkati ve onun diğer hayvânât üzerine mevkiinin yüksekliğini beyân eder. Ve o insan ihâta edici âlem cinsinden bir kısaltmadır. Çünkü o, kesîf ve basîttan oluşmuştur. İmkânda onun menşeinin evvelinde ve başlangıçlarında ona verilmeyen bir şey yoktur. Nihâyet kemâl gâyesi üzere açığa çıktı. Ve Celâl ve Cemâl arasında berzahlarda zâhir oldu. Şimdi cömertlikte cimrilik ve kudrette de noksan yoktur. Bu delil ve burhân ile önde gelen akıl sâhibleri indinde sâbit oldu. Ve işte bunun için ba‘zı imâmlar, imkânda bu âlemden daha güzeli yoktur, dedi. Ve Allah Teâlâ bizi ma’sûmluk ile ve hikmetin latîfi île desteklesin! Çünkü O ni‘met feyz edici ve rahmeti herşeyi kuşatmıştır. (10)

Ya‘nî, ey okuyucu, buraya kadar bahsedilen rabbânî ma’rifetleri zekâ ve kavrayışınla anladıktan sonra Allah Teâlâ senin sırrını bunların hakikatlerine ulaştırmak ile seni bu ma’rifetler ile tahakkuk ettirsin! Ve seni sabah ve akşam secde edenlerden kılsın! Çünkü tahakkuk müşâhede makâmıdır. Ve işitmekle görmek arasında çok büyük bir fark vardır. Ve bu müşâhede, kendi nefsinde olan şeyi müşâhededir. Bundan dolayı hıbret ya’nî tecrübe etme ve zevkî ve vicdânî ilimdir. Mesnevi:

Tercüme: “Kıyâmet ol, kıyâmını gör! Her şeyi görmek için bu şarttır.”

Kulun “sabah ve akşam secde edenlerden” olması salât-ı dâim ya’nî dâim olan namaz içinde bulunmasıdır ki, “Ellezîne hüm alâ salâtihim dâimûn” ya’nî “O kimselerki işte onlar dâim namaz üzeredirler” (Meâric, 70/23) ve “Ve lillâhi yescüdu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâlühüm bil guduvvi vel âsâl” ya’nî “Yerdekiler ve göktekiler ve onların gölgeleri, sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler” (Ra‘d, 13/15) âyet-i kerîmelerinde işâret buyrulmuştur. Ve salât-ı dâim odur ki, insan nefis kirlerinden soyutlanarak ve onun sıfatlarından uzaklaşarak müşâhede ehli olan ulaşmışlar sınıfına dâhil olduğunda, onun rûhu salât içindedir. Çünkü müşâhede rûhun salâtıdır. Onlar müşâhedelerinin devâmında nefisten ve sıfatlarından ve görüşlerinde olan mâsivânın hepsinden gâib olurlar.

Ve “sabah” rûh güneşinin doğmasıyla nefsânî sıfatlar karanlığının yok olmasıdır.

Ve “akşam” nefsânî sıfatların gereklerinin istilâsıyla rûh güneşinin örtülmesidir.

“Kâmillerin hâli tecellî ve örtünme arasıdır” dedikleri budur. Onlar da noksanlar gibi nefsânî sıfatların gerekleri olarak yiyip içerler ve uyurlar ve evlenirler. Fakat kâmiller ile noksanlar arasındaki fark yukarıda îzâh edilmiş ve Mesnevî-i Şerif’in beyitleri de konulmuştur.

Kâmiller bütün görünme yerlerinde Zâhir’i müşahede edip görünme yerlerini onun gölgesi bilirler. Bundan dolayı onlar sabah ve akşam isteyerek secde edenler sınıfına dâhildirler. Noksanlar ise bunun aksinedir. Onlar Zâhir’den gâfil olup görünme yerlerini müşâhede ederler; ve onları ayrı ve bağımsız vücûtlara sâhip zannederler ve vehmederler. Fakat  “fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh” ya’nî “Artık ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) âyet-i kerîmesi hükmünce nereye yönelirlerse yönelsinler, hakikatte yine Hakk’a yönelmiş olurlar. Ya’nî onların istekleri Hakk’ın mâsivâsına yönelmek olduğu halde, hakikatte isteklerinin tersine olarak Hakk’a yönelmiş olurlar.

İsteme ve istememenin esâsı ise ilim ile cehâletten başka bir şey değildir. İlim ile cehâletin bir çok mertebeleri vardır ki, burada ayrıntılı olarak anlatılması uzun olur.

Şimdi salât, Hakk’a yönelmektir. Kâmiller gerek rûhun doğuş vakti olan sa- bahda ve gerek onun nefsânî sıfatlar ile örtülmesi zamânı olan akşamda hep isteyerek Hakk’a yönelmiş oldukları için dâim salât içindedirler. Şeyh-i Ekber (ra) bu kitabın okuyucusuna bu şerefli mertebeye ulaşmak için duâ buyururlar.

Daha sonra cenâb-ı Şeyh buyururlar ki: Ben gayb tarafından hâricî vücûtta açığa çıkışı latîf ve ma’nevî cüssesi çok büyük ve faydası çok ve ledünnî ilimden, ya’nî Allah indinden hîbe olunan ilimden ve adnânî lâkablardan ya’nî ulaştığım makâmın gereği olan meşrebden, çıkarılmış olup kendisine şüphe ve tahmîn dâhil olmayan “İmâm-ı Mübîn”de, ya’nî ilmî ilâhî sûretler mertebesinde, İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbîrler ismi verilmiş olan ve görünüşte şekli küçük olan bu kitabı ortaya çıkardım.

Bilinsin ki, ilâhî isimlerin ve sıfatların sûretlerinin birdîğerinden ayrılmış olarak ostay çıktığı ilk mertebeye “vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi” derler. Bunlar ilmî sûretlerdir. Âlemin kalbi mesabesinde bulunan Levh-i Mahfûz’a inen her bir sûret bu mertebeden gelir. Bu mertebede sâbit olan her bir sûrete “sâbit ayn” derler ki, varlık âleminde açığa çıkan sûret onun yansımasından ve gölgesinden ibarettir. Ve sâbit ayn gölgenin sâhibidir. İlmî ilâhî sûretlerde aslâ değişim olmadığı gibi sâbitlikleri de kat’îdir. Varlık âleminde açığa çıkan her bir şeyin hakikati ve sâbit ayn’ı bu âlemde mevcûttur. “Ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn” ya’nî “Ve herşeyi İmâm-ı Mübîn’de saydık” (Yâsîn, 36/12) âyet-i kerîmesinde buna işâret edilir. Evliyâullâhın kâmillerinin bakışları sâbit ayn’lar âlemine olduğundan onların ilimi alışlarına şüphe ve tahmin dâhil olamaz.

Şimdi buna “Ümm’l-Kitab” da derler. Ve her sûret buradan levh-i mahfûza ve levh-i mahfuzdan misâl âlemine ve misâl âleminden de şehâdet âlemine iner.

Hz. Şeyh (ra) bu kitabı aynen Ümmü’l-Kitab’dan aldıklarını ve bundan dolayı içeriğine şüphe ve tahminin dâhil olmadığını beyân buyururlar.

 

“Ve o hikmetlerin tedbîri ve ilâhî düzen üzere olup münkariz olmayan mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden bir Önsöz’ü ve bir Temhîd’i ve yirmi bir bölümü içinde bulundurmaktadır. Ve onun şânında beyânın işâretleri karışık olarak garîb geldi; ilh…”

Ya‘nî bu kitap hakîmlerin sözleri ile Hak Teâlâ hazretlerinin beyân buyurduğu düzenden bahsedilmek sûretiyle yazıldı. Ve onun şânında ve hâlinde bir gariplik vardır. Ve o gariplik de bir takım hakîkatlerin ibârede işâret sûretiyle açığa çıkarılmasıdır. Bundan dolayı onda gizleme ve ifşâ karışıktır.

Bu kitabı, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm hazretlerine yakın olan seçkinler okuduğu zaman onda bulunan zâhiri işâretleri anlar. Ve en aşağı çukurda, ya’nî bilgisi aşağının en aşağısında, olan sıradan kişiler okuduğu zaman, onda bulunan açık bir yolu görür. Sonuç olarak insanların her bir sınıfı meşreblerine göre bir ilim hâsıl ederler. Ve o tasavvufun lübâbı, ya‘nî içidir. Ve tasavvufun içi Allah Teâlâ hazretlerine sadâkat ile yönelmektir.

Ve bu kitap şeref ve lütuf hazretini, öğrenmenin sebilidir. Ya‘nî ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme yerlerinde açığa çıkışının esaslarını ve geçerli hükümlerini ve isimlerin lütuflarını ve görünme yerlerinde açığa çıkanın kim olduğunu derin düşünme ve tefekkür yolu üzere bilmenin ve anlamanın yoludur ki, bu öğrenme sebebiyle gerek ulaşmış ve gerek sâlik olanlar ilâhî muhabbete hırsın kemâliyle girişirler.

Bu kitaptan mâlik, ya’ni hüküm sâhipleri, ve tâbi’ olan, ya‘nî hükme tâbi‘ olan kimseler, hazlarını alırlar. Ya‘nî mâlik ne için hükmettiğini ve tâbi’ olan ne için hükme tâbi‘ olduğunu bilir ve anlar.

Ve bu kitap insânî hakîkati ve insanın diğer hayvânât üzerine üstünlük sebebini açık bir şekilde bildirir. Ve insan ihâta edici âlem, ya‘nî melekût ve mülk âleminin tamâmı cinsinden bir kısaltma ve bir özettir; ve o tamâmın bir numunesidir. Çünkü o insan kesîf ve basîtten oluşmuştur. Ve kesîfi mülk âlemine ve basîtı melekût âlemine karşılıktır.

İmkânda, ya‘nî imkân dâhilinde olan ve izâfî varlıklar âleminde, onun menşeinin evvelinde ve başlangıçlarında, ya‘nî onun vücûda getirilmesinin başlangıcında, kendisine verilmeyen bir şey yoktur. Çünkü “Muhakkak Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” ve “Rahmân sûreti üzere hálk etti” gereğince Hak Teâlâ hazretleri Âdem’i bütün sıfatlarına ve isimlerine görünme yeri olmak isti‘dâdı ile hálk etti. Çünkü “Allah” ve “Rahmân” isimleri birer toplayıcı isimdir. Nitekim buyrulur: “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân” ya’nî “De ki: “Allah diye çağırın veyâ Rahmân diye çağırın” (İsrâ, 17/110). Bundan dolayı Âdem, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme yeri olan varlık âleminin özeti olduğundan onun toplayıcı olmadığı bir şey yoktur.

İşte insan bu sebeple sonuçta kemâl gâyesi üzere açığa çıktı. Ve Celâl ve Cemâl arasındaki berzahlarda zâhir oldu. Çünkü onun hakikati Hakk’n vechi ve mutlak zât olup aslâ helâk olucu değildir; bu yönü Cemâl’dir. Ve taayyünü ise Hakk’ın mâsivâsı denilen izâfi vücûd olup helâk olucudur; ve Hakk’ın vechinin örtüsüdür; bu yönü de Celâl’dir. Bundan dolayı insan Cemâl ve Celâl arasında berzahtır. Ve “berzah” iki cihete yüzü olan şeye derler. İnsan fertlerinden her bir ferd bu isti’dâd üzere mahlûktur. Fakat insân-ı kâmil bu hakîkati zevkan ya’nî bizzât yaşayıp idrâk ederek vücûdunda ârif olur. Ve noksan insân ise cehâleti ve gafleti sebebiyle kendi kıymetini bilemeyip vücûdunda gizli olan hazîneyi keşf edemez.

Şimdi bu kitabı tefekkürün kemâli ile okuyanların ilâhî feyizlere mazhar olmaları kuvvetle muhtemeldir. Çünkü cömertlikte cimrilik yoktur. Ve mutlak Cevâd (Çok Cömert) hazretleri dâima tecellîdedir. Ve onun açığa çıkan kudretinde aslâ âcizlik söz konusu olamaz. Kul tecellîyi kabûl etme isti‘dâdını gösterdikten sonra ilâhî feyizler dâimâ hâzırdır. Bu hakikat önde gelen akıl sâhipleri indinde delîl ve burhân ile sâbit bir şeydir. Bu konudaki delîl ve burhân varlık âleminde his ile görülen ilâhî tecellîlerdir ki, bu hakikat aşağıdaki beyitte îzâh buyrulmuştur:

Halkın isti’dâdına bağlıdır feyz eserleri

Nîsan ayından sadef inci, yılan kapar zehiri

Ve işte bunun için ba‘zı imâmlar, ya‘nî tahkîk ehlinin büyüklerinden ba‘zıları, imkân dâhilindekiler âleminde bu şehâdet hazreti mertebesinden daha güzeli yoktur, demişlerdir. Çünkü şehâdet âlemi gâyet eşsiz güzel düzendir; çünkü Rahmân görünme yeridir. Ve rahmânî tecellîde Celâl ve Cemâl; ve tatlılık ve acılık; ve gam ve sevinç; ve gülme ve ağlama vb… gibi zıtlar karışıktır. Bundan dolayı şehâdet âlemi en topludur; âhiret âlemi ise daha geniştir, daha toplu değildir. Çünkü cemâlî ve celâli mazharlar orada karışık olmayıp ayrılmıştır. Ve bu şehâdet âleminin taayyünü açığa çıkmalarına müsâit olmayan cemâlî ve celâlî görünme yerleri âhiret âleminde açığa çıkabilir. Nitekim buyrulur “ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr” ya’nî “Onların bir kısmı cennette ve bir kısmı alevli ateştedir” (Şûra, 42/7).

Mâdemki bu âlemde Celâl ve Cemâl karışıktır, böyle olunca Allah Teâlâ hazretleri bizi ma’sûmluk ile, ya‘nî cemâl himâyesi ile ve hikmetin latîfi ile desteklesin! Çünkü bu âlemde Hak sûretinde bâtıllar ve ilaç sûretinde zehirler vardır. Eğer ilâhî ma’sûmluk olmazsa, Hakk’a yöneleyim derken insan dalâlete düşer. İbâdet içinde dalâlete düşen bir çok ibâdet ediciler vardır. Ve aynı şekilde hikmetin maddiyyât âlemine isâbet eden kısımları vardır ki, evhâm ile karışmış olduğundan insanı dalâlete düşürür. Fakat Hak Teâlâ hazretlerinin “ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ” ya’nî “ve kime hikmet verilmişse böylece ona çok çok hayır verilmiştir” (Bakara, 2/269) buyurduğu hikmet ilâhî vâridâtlardan olduğundan latîftir.

Şimdi bir kimse sadâkat ile Hakk’a yönelirse, ni’met feyz edici ve rahmeti herşeyi kuşatmış olan Hakk’ın maddî ve ma‘nevî ni’metleri ve feyizleri ve rahmeti o kimseye ulaşır.

 

Tedbirat-ı İlahiyye
Muhyiddin İbn’ül Arabi

Ahmed Avni Konuk / Tercüme ve Şerhi