Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


FASIL

-6-

HÂTIRALAR

Bilesin ki, sen fukarâ ile berâber yaşadığın veyâ onlara hizmet ettiğin vakit, onların hizmetleri cinsinden olan işleri hakkında sana gelen bir hâtırıyı reddetme! Çünkü onların hâtırıları sana resûllerdir. Bundan dolayı elbiselerini yıkamak ve yemeklerini pişirmek, yâhut bu gibi onların menfâatlerine olan bir şey cinsinden hâtırına gelen bir şeyi hiç düşünmeden hemen işle! Çünkü gece gelen fukarâya hâtıralar gelir. Ve onların mücâhedeleri, onları söylemekten yana men’ eder; tâ ki şehveti hakkında kendi nefsi için gayret etmemiş olsun! Ve Allah Sübhânehû onların sıdkı ile berâber, iki husûsun arasını toplamayı ister. Bundan dolayı onların hâtırına gelen şeyin işlemesini senin nefsine nakleder. Şimdi bunun indinde kalk ve onu yap! Ve onu onlara ver ki, onlar için mücâhede derecesi ve taleb edilene nâil olmak hâsıl olsun. Ve sen de, bu husûsta sana hâsıl olan mükâfattan başkaca, hâtıraları tasdîki öğrenirsin. Ve hayırdan bir şeyi küçük görme! Çünkü bu yol fayda yoludur. Ve helâk olan  ancak Allah aleyhinde helâk olur. Ve dört şey fayda sağlamanın en kuvvetlilerinden olup hayırların hepsini toplar: Fukarâ hizmeti ve sadr selâmeti ve müslümanlara gıyâblarında duâ ve onlar ile berâber nefsin aleyhinde olmaktır. Hâlinin başlarında mürîd Hak tarafından ve halk tarafından her bir tarafta  fenâ hâtıralardan yana sâlim olamaz. Şimdi mürîd üzerine kuvvetli bir şekilde olması gereken şey, insanlar hakkında kötü zannından sâlim olmağa çalışmaktır. Ve eğer buna âdet ve tecrübe ile, hâtıraları ve keşfi geçerli olan sâdık olsan dahi, sana gelen kötü bir hâtırada sana gelen gibidir. Şimdi bil ki, o şeytanın nakletmesindendir. Ve ondan Allah Teâlâ’ya rücû’ et! Ve Allâh’a istiğfâr eyle! Ve ondan halkıyla meşgûl olmayı değil, bâtınının i’mâr edilmesini taleb et! Ve onların fenâlıkları ile meşgûl olman nasıl olur? Ve şeytan ancak seni derece derece felâkete sevk etmeyi ve seni yalanlamak için seni tasdîki ve sana ihânet için sana ikrâmı sever. Bundan dolayı kendini koru! Ve bu ancak zikir ile kesilir. Ve Hak tarafında olan şey dahi senden ilim ile kesilir. V’Allâhü alem!

Ya’nî sen dervişler ile berâber yaşar veyâ onların hizmetlerini üstüne alırsan, onların muhtaç oldukları işlere ve husûslara dâir, sana bir takım hâtıralar gelir. Sana gelen bu gibi hâtıraları reddetme, kabûl ve icrâ et! Çünkü sana gelen bu hâtıralar, onların hâtıraları olup, onlar tarafından sana elçi olarak gelmişlerdir. Bundan dolayı onların elbiselerini yıkamak ve yemeklerini pişirmek gibi, veyâ onların menfâatlerine âid olarak buna benzeyen şeylerden bir hâtıra sana gelirse aslâ tereddüd edip beklemeksizin o hâtırayı işle! Çünkü gece gelen fukarâya tabîî ve zarûrî ihtiyâcları hakkında ba’zı hâtıralar gelir.

Ve onlar bu ihtiyaçları için nefislerine karşı mücâhede ettikleri için “Ben şuna ve buna muhtâcım” diye sana söylemezler. Ve bu mücâhedeleri bu ihtiyaçlarını söylemekten kendilerini men’ eder. Ve bunu kendi şehvet ve arzûsu hakkında sâdece nefsinin lehine çalışmamış olmak için yaparlar. Oysa Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri onların sülûklarındaki sadâkatları sebebiyle iki husûs arasını, ya’nî hem mücâhedeleri ve hem de ihtiyaçlarının husûlü arasını bir araya getirmeyi murâd eder de, onlara gelen bu hâtıranın işlemesini senin nefsine nakleder. Bundan dolayı sana böyle bir hâtıra gelince derhal kalk ve onu yap!

Ve o fiili onların önüne koy ki, onlara hem mücâhede derecesi ve hem de taleb edilmiş olan ihtiyâçlarına nâil olma husûsu hâsıl olsun.

Ve sen de bu hizmeti yerine getirmen sebebiyle, sana hâsıl olan mükâfattan başkaca hâtıraları tasdîkin ne demek olduğunu fiilen ve zevkan ya’nî bizzât yaşayarak öğrenesin.

Sakın hayır türünden olan bir şeyi küçük görüp de işlemekten vazgeçme! Çünkü bu Hak yolu ma’nevî kâr ve kazanç yoludur. Ve helâk olan kimse, ancak  ilâhî olarak konulmuş olan hayırlı işlerin aleyhine hareket ettiği için helâk olur.

Ve dört şey kârların ve kazançların en kuvvetlilerinden olup, hayırların hepsini toplar ki, onlar da “fukarâya hizmet,” “sadr selâmeti” ve “müslümanlara gıyâblarından duâ” ve “fukarâ ile berâber yaşama hâlinde kendi nefsinin aleyhine hareket etmek”tir. Ve bu dört şey hakkında;

  • “Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn” ya’nî “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, aslâ birr ya’nî iyiler zümresine nâil olamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) ve;
  • “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn; İllâ men etâllâhe bi kalbin selîm” ya’nî “Çocukların ve malın fayda vermediği gün; Allah’a selîm bir kalple gelenler hariç” (Şuarâ, 26/88-89) ve;
  • “Fe lâ tuzekkû enfüseküm” ya’nî “öyleyse nefislerinizi temize çıkarmayın” (Necm, 53/32) gibi bir çok Kur’ân âyetleri ve hâdîs-i şerifler vardır.

Hâlinin başlarında mürîde gerek Hak ve gerek halk hakkında her bir taraftan bir takım fenâ ve münâsebetsiz hâtıralar gelir; ve mürîd bunlardan sâlim olamaz. Bundan dolayı mürîdin üzerine kuvvetli olarak lâzım olan şey, insanları kendi kötü zannından sâlim kılmaya çalışmasıdır. Ya’nî mürîd nefsini herkese karşı kötü zandan yana kurtarmaya çalışmalıdır.

Ve eğer bir kimse hakkında hâtıran için “Benim bu hâtıram o kimseden gördüğüm âdet ve tecrübem ile sâbittir. Ve bu âdet ve tecrübeye göre keşfim doğrudur. Ve bundan dolayı bu hâtıramda doğruluğum açıktır” desen bile, sana gelen fenâ bir hâtıra dahi, âdete ve tecrübeye dayanmaksızın sana gelen hâtıra gibidir. Örneğin hırsız olduğu tecrübe ile sâbit olan bir kimsenin bulunduğu mahalde bir şey çalınsa “Bu adamın hırsız olduğu tecrübe ile sâbittir, bundan dolayı bunu o çalmıştır” deme! Belki bunu o çalmamıştır. Ve sen ona kötü zan etmiş olursun.

İşte bu gibi hâtıralar bil ki, şeytanın nakillerindendir. Ve böyle bir hâtıra olduğunda Allah Teâlâ’ya rücû‘ et ve Allâh’a istiğfâr et!

Ve Hak Teâlâ’nın mahlûklarıyla meşgûl olmayı değil, bâtınının bu gibi perdelerin kalkması sûretiyle ma’mûr olmasını Hak’tan taleb ve niyaz eyle!

Esâsen senin vazîfen mâsivâ nakışlarından sadrının temizlemesi ile meşgûl olmaktan ibâret iken, halkın fenâlıkları ile meşgûl olman nasıl olur? Ve Hak yolundaki çalışma ve mücâheden nerede kalır? Ve şeytan bu gibi nakilleri, ancak seni derece derece felâkete sevk etmek için yapar.

Ve bu gibi nakillerden olan bir şeyde seni tasdîk ederse, bu tasdîki daha sonra seni yalanlamak içindir. Ve sana ikrâm ederse mutlaka ihânet etmek içindir. Çünkü şeytan Âdemoğlunu her yönden baştan çıkartmaya cenâb-ı İzzet’e karşı yemîn etmiştir. Nitekim Kur’ân’da buyrulur: “Kâle fe bi izzetike le ugviyennehüm ecmaîn” ya’nî “Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) onların hepsini mutlaka azdıracağım” dedi” (Sâd, 38/82). Bundan dolayı şeytan ezeldeki ahdine binâen bu bahsedilen şeylerin icrâsını vazîfe bilir; ve vazifesini yerine getirmeyi de pek sever.

Şimdi sen bu gibi şeytânî nakillere karşı bu kitabın on yedinci bölümüne anlatıldığı üzere, sendeki zümrüd taşını, ya’nî zikretme kuvvetini kullan! Ya‘nî Kur’ân-ı Kerîm’deki “İnnellezînettekav izâ messehüm tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn” (A’râf, 7/201) ya’nî “O kimseler ki sakınırlar, şeytan tarafından onlara vesvese dokunduğunda zikrederler. Bundan dolayı onlar doğru yolu görürler” âyet-i kerîmesi gereğince amel et; ve böylece İblîs’i hilesinden yana engelle! Ve bu zümrüd taşı sâyesinde İblîs’i hîle düşünmekten yana kör et! Ve ondan bu şekilde kendini muhâfaza et!

Ve işte bu şeytânî nakiller ancak bu şekilde zikir ile kesilir. Ve Hak hakkındaki fenâ hâtıralar da ancak ilim sâyesinde kesilir. Ve bu da sende olan “kırmızı yâkût”un özelliğidir. Sen, bu taş sırrının açılması hâlinde, Hakk’ın zâtına bağlı olup başkalarının vâkıf olmadığı ilimleri öğrenirsin. Ve bu hâl ilim keşfi sırrının açılmasıdır.

Ve bu ilimlerin esâsları bu kitâbın muhtelif yerlerinde geçti. Ve bu kırmızı yâkût sırrının Kur’ân-ı Kerîm’deki âyeti “leyse ke mislihî şey’un” ya’nî “O’nun misli gibi bir şey yoktur”  (Şûrâ, 42/11) mübârek sözüdür. Bunun ayrıntısı da “kırmızı yâkût” bahsinin îzâhında geçti.

Alîm olan Allâhü zü’l-Celâl hazretlerine hamd ü senâ olsun ki, bu münîf kitâbın şerhi 344 hicrî senesinin Cemâdi’l- ûlâsının 30. ve 1341 rûmî senesinin Kânûn-i evvelinin 16. günü ve milâdî  16 Aralık 1925 sabâhı son buldu.

Cân kulu Ahmed Avnî el-Mevlevî