Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


FASIL

-5-

MESCİDLERE GİTMEK

 

Mürîde çok hareket etmemesi yakışır. Çünkü o fırkalaşmadır. Hâlini bulandıracağından dolayı biz onu, kendini irşâd edecek şeyh talebinin dışında bir seferden men’ ettik. Şimdi mescidlere veyâ bir zarûret için yolculuk yaptığın zaman, sağa ve sola iltifât etmesin. Ve bakışını ilk bakış korkusundan dolayı, ayaklarını bastığı yöne diksin. Ve yürüyüşünde zikir ile meşgul olsun. Ve ona selâm veren kimseye selâmını versin. Hiç bir kimse ile duraklamasın; ve bir kimseye “Nasılsın?” demesin. Ve bundan kaçınsın. Çünkü o bizim indimizde güç bir iştir. Ve yolundan taş yada diken veyâ pislikten yana ezâ cinsinden olarak bulduğu her bir şeyi ortadan kaldırsın. Ve yazılı bir kağıt bulursa onu duvar kovuğuna kaldırsın; ve onu ayaklarıyla itip bırakmasın. Ve yolunu kaybedenlere yol göstersin. Ve zayıfa yardım etsin. Ve ağırlığa tahammül etsin. İşte bunun hepsi ona zorunludur. Ve selâm verdiği zaman, yeryüzünde ve semâda Allah için her bir sâlih kula selâm versin. Bu makâmdan selâmın sana döndürülür. Yürürken koşmaktan sakın, kendini beğenmeden yavaşça olsun. Çünkü o senin himmetin için çoktur bile. Ve eğer bir şeyi taşıyıcı olup da dinlenmek istersen, yolunu değiştir ve herkesin yolunu daraltma!

Ve semâ’ meclislerine gitmekten sakın! Eğer şeyhin sana, ona gitmen ile emrederse git; ve dinleme ve zikir ile meşgûl ol! Çünkü senin semâ’ın zikrin olup şiir cinsinden olan semâ‘ından evlâdır. Ve özellikle muhabbet ve şevk husûsunun dışında şiir ve kasîde okuyucular azdır. Ve nefis bunun indinde haz duyar. Ve senin indinde bunlar da’vâya sebeb olur. Eğer kasîde okuyanlar ölüme dâir şiir okur ve senin aklına cehennemi düşünmekten yana, korku ve sıkıntı ve hüzün ve ağlama yâhut ömrünün geçtiği yâhut ölüm ve onun sıkıntıları yâhud hesâb ve kısâs veyâ kıyâmet durakları gelirse, ona meylet! Ve gelen şey hakkında tefekkür et! Eğer sana bir hâl gâlib olup seni duyularını kaybetmiş kılar ve sen de ayağa kalkarsan, bu kalkışın senin değildir; ve seni ancak vâridin ya’ni bu sana gelen kaldırmıştır. Şimdi ne vakit duyularına geri dönersen derhal otur, vücûdunun normaline geri dön! Çünkü semâ’da hareket i’tidâl yolundan çıkmaktır; ve kastın dolayısıyla muhtelif olur. Eğer sen hareket ettiğini hissettiğin hâlde hareket edersen, şimdi hareketin, Siccîn’de karar buluncaya kadar, yukarıdan aşağıya inen kimse gibi, aşağıyadır. Allah Teâlâ’dan âfiyet taleb ederiz. Ve eğer nefsinden ve duyularından fânî olduğun halde hareket edersen, cennetlerde veyâ ateşte, kalbinde onun azametinin istilâ etmesiyle, Allah Teâlâ’da fânî oldun. Şimdi hareketin, İlliyyîn’de karar buluncaya kadar, ulvîdir. Ve eğer bir kadından veyâ genç bir delikanlıdan senin için olan bir ma’şûk hakkında fânî oldun ise, şimdi fânî olman ve hâlin geçerli olmakla berâber, hareketin Siccîn’de, cehennemdedir. Oysa insanlar seni Allah hakkında fânî oldu zannederler. Şimdi semâ’ meclislerine gitmekten sakın!

Eğer başkalarıyla sohbete mecbûr kalırsan şeyh buluncaya kadar, muâmele ehlinden olan âbidleri ve ictihad vericileri arkadaş edin! Eğer onları şehir içinde bulamazsan, ıssız sâhillerde ve harâb mescidlerde ve dağların eteklerinde ve vâdîlerin içinde ara! Çünkü onlar gece onlara gelirler. Ve sen onlardan olmaya azmettiğin zaman, ancak mescidde olduğun hâlde, namaz vaktinin girmesini bekle. Ve mürîdlerden tefrît edici olan, namaza kamet getirildiği sırada gelen kimsedir. Eğer namaza kamet getirildiği halde mescide gelirsen, muhakkak son derece tefrît ile ifrât ettin. Ve sen onlardan değilsin. Velâkin başlangıç tekbîrine veyâ imâm ile kılınan namazın ilk rek’atını kaçırırsan buna sözümüz yoktur. Çünkü bu îmânları hoş görülmeyen âmmenin hükmündendir. Bundan dolayı Allâh’a tövbe et ve baştan başla! Ve bir mescide ve mescidde ilk saffa ve sürekli bir yere müdâvim olmaktan sakın!

Mürîde ikâmet etmekte olduğu mahalden çok sefer ve hareket etmemesi yakışır. Çünkü sefer esnâsında gözü bir çok şeyler görür; ve bu gördüğü şeyler kalbine hâtıralar verir; ve bu hâtıralar fikirlerini perîşân eder; ve kendisini cem‘ etmişlikten fırkalaşmaya düşürür. İşte sâlikin hâlini bulandıracağı için biz onu seferden ve çok hareketten men’ ettik.

Eğer onun bu hareket ve seferi, kendisini irşâd edebilecek bir şeyh aramak maksadına dayanıyorsa ancak uygun ve câiz olur. Cemâatle namaz kılmak için mescidlere veyâ gıdâ tedâriki gibi bir zarûret için yolculuk yaptığı zaman, sağına ve soluna bakmaksızın yürümeli ve gözünü ilk bakış korkusundan dolayı, ayaklarını bastığı yöne dikmelidir. Çünkü yolda giderken etrâfına bakınacak olursa, bakışı nefsine hoş gelecek bir manzaraya denk gelip, bu ilk bakışı ikinci ve üçüncü bakışlar ta’kîb eder. Ve bu bakışlarının kimi, örneğin güzel bir kadına olup  meşrû’ olmaz ve harâm olur; ve ba’zısı mubâh olup bakmakta bir zarar olmamakla berâber, kalbe hâtıralar verdiği için sâlike zararlı olur.

Sâlikin bu mahzûrlardan emîn olmak için bakışını muhâfaza etmek ve yürürken kalben zikir ile meşgûl olması lâzımdır. Yolda bir kimse kendisine selâm verirse ona selâm vermeli; ve hiç bir kimse ile duraklamayıp konuşmaya dalmamalı; ve bir kimseye hâl ve hatır sormamalıdır. Bundan kaçınmalıdır. Çünkü böyle rast geldiği kimse ile konuşmak ve sohbet etmek bizim indimizde güçtür. Çünkü kalbinin hallerini tasfiye ile meşgûl olan sâlike, derhal sohbet ettiği kişinin halleri akseder ve onda eser bırakır. Bundan dolayı bu husûstaki mesâisinin sonuşsuz kalmasına sebep olur. Bu hâl, beyaz ve temiz bir elbiseye ufak bir kir veyâ toz bulaşmasına benzer.

Ve insanların geçtikleri yerlerde taş veyâ diken veyâ pislik gibi halka eziyet verecek bir şey görürse onları kaldırıp halka eziyet vermeyecek olan bir yere koymalıdır. Ve yazılı bir kağıt bulursa onu duvar kovuğuna veyâ başka bir uygun yere kaldırmalıdır. Çünkü nutuk ve kitâbet ve kağıt insanlara mahsûs olan ilâhî ni’metlerdendir. İlâhî ni’metlerin kıymetini bilmeyip ayaklar altında çiğnemek edebsizliktir ve küfrândır. Yiyip içtiği kaba işeyen ancak hayvandır. Bu husûsta uyanık fikirli geçinen felsefecilerin “Kaba sofuluktur ve cehâlettir” demeleri, ne kadar dar fikirli olduklarına açık bir delîldir. Çünkü cenâb-ı Hakk’ın insanlara cömertçe verdiği türlü ni’metleri idrâk ve takdîrden âciz bir hâldedirler.

Yolunu kaybedenlere rehberlik yapmalı ve zayıfa yardım etmelidir. Ve bulunduğu çevre içinde halkın kendisine yüklediği bir takım ağır vazîfelere tahammül etmelidir.

İşte insanlık yolunu bulup Hakk’a ulaşmak isteyen sâlike bu bahsedilen vazîfelerin hepsi zorunludur.

Ve selâm verdiği zaman, yeryüzünde ve semâda Allah Teâlâ hazretlerinin şerefli rızâsı için, her bir sâlih kula selâm versin. Ya’nî selâmını bu niyetle versin. Eğer selâmını bu niyetle verirsen hiç şüphe etme ki, selâmın sana bu niyetinin makâmından geri gelir. Çünkü gerek yerde ve gerek gökte bulunan sâlih kulların hüviyyetleri hep Hak’tır. Ve senin selâmın ise senin ve onların hüviyyetleri olan Hakk’a yönelik olarak olmuştur. Bundan dolayı selâmın bu hüviyyetten sana geri gelir. Ve selâmın sâlih kullar ile sınırlandırılması, Hak Teâlâ hazretlerinin Selâm ismi ile onlara tecellî edici olması sebebiyle, dünyâda ve âhirette ancak onların selâmette bulunmalarına dayanmaktadır. Fenâ ve günâhkâr kulların da hüviyyetleri Hak ise de, Hak Teâlâ onlara Selâm ismi ile tecellî edici değildir. Çünkü onlarda bu tecellîyi kabûl edecek isti’dâd yoktur. Ve tecellî ise isti’dâda göre olur.

“Yerdeki sâlih kullar malûmumuzdur; gökteki sâlih kullar kimlerdir?” denecek olursa cevâben deriz ki:

Dünyâmızın yüzdüğü ve döndüğü sonsuz fezâda milyonlarca âlemler yüzmekte ve dönmektedir. Ve onların her birinin üzerinde türlü ilâhî mahlûklar vardır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde haber verir:  “Semâvât ve arzı halk etmesi ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeyi yayması, onun vücûdunun alâmetlerindendir. Kadîr’in irâdesi bağlandığı vakit, o mutlak Kâdir onları kudret elinde toplama üzerindedir” (Şûrâ, 42/29) Ve “dâbbe” hayvan ve insana kapsam olan bir kelimedir.

Yürürken koşmaktan sakın! Çünkü insana koşmak yakışmaz; bu hâl hayvanların sıfatıdır. Yürümen kendini beğenerek ve kibirlenmeden yavaşça olsun. Çünkü bu derece yürüyüş senin kast ve gayretini te’mîn için çoktur bile. Çünkü sen dünyâ ehli gibi hırslı değilsin ki, kaybedebileceğin bir dünyâ menfâati uğrunda koşasın. Senin kastın ancak mescidlere ve Allah zikri mahallerinedir. Bunun da vaktini bilip oturduğun yerde hesabını yaparak çıkmış olman gerekir. Böyle yavaşça yürümek, bu maksada ulaşmak için çoktur bile.

Ve eğer arkanda bir yükün olup dinlenmek istersen, halkın çoklukla geçtiği cadde ve yolda dinlenme ki, onların yolunu daraltıp geçmelerinde herkesi rahatsız etmeyesin.

Ve semâ‘ meclislerine gitmekten sakın! Eğer şeyhin “Git!” diye emrederse, git! Fakat fikrini çalınan saz ve okunan kasîdeler ve ilâhiyyât nağmeleriyle meşgûl etme; ve ancak Allah ziki ile meşgûl ol! Çünkü sen henüz işinde başında ve nefsi zinde olan bir sâlik olduğun için, senin semâ’ın zikrin olmalıdır. Ve sana bu zikir, şiir ve nağme cinsinden olan semâ’ından evlâdır.

Ve özellikle semâ‘ esnâsında çalgıcıların ve zâkirlerin çoğu muhabbet ve şevke dâir olan şiirler ve beyitler söylerler. Ve nefis bunları dinlediği vakit haz duyar. Ve bu nefsin haz duyuşu sende, velâyet makâmına ayak basmış olmak gibi, bir takım asılsız da’vâlara sebeb olur.

Ve eğer kasîdeler ve ilâhî söyleyen zâkirler ölüme dâir şiirler okurlar ve sana;

  • Cehennemi düşünmek yüzünden korku ve sıkıntı ve hüzün ve ağlama;
  • Veyâhut ömrünün geçtiği;
  • Veyâ ölüm ve ölümün sıkıntıları;
  • Veyâhut yeniden dirilme günündeki hesâb ve kısâs ve kıyâmetin durakları

gibi tefekkürler gelirse, bu fikirlere tâbi’ ol ve tefekküre tamâmı ile dal ki, hazzlar ve lezzetler ve dünyâ süslerine meyilden tiksinesin.

Eğer sana bir hâl gâlib olup seni duyularını kaybetmiş kılar ve sen de ayağa kalkıp dönmeye başlarsan, bu kıyâm ve dönme senin irâdenle olmamış ve seni ancak ilâhî bir vârid ya’nî geliş kaldırmıştır. Çünkü sen bu ayağa kalkma ve dönme esnâsında kendi hâline ve dönmeni seyreden ziyâretçilerin hallerine vâkıf değilsin. Aklın başında olmadan mest bir hâldesin. Ve eğer kendini ve çevreni  idrâk etmeye başlarsan derhal ayakta durmaktan ve dönmekten vazgeçip otur! Vücûdunun normal hâline geri dön! Çünkü semâ‘da hareket i‘tidâl yolundan çıkmaktır. Ya‘nî semâ’ esnasında ayağa durmak ve dönmek insanın normal ha- reketlerine ters perîşanlık göstermekten ibârettir. Bu normal olmayan hareketlerin, hissi ve idrâki yerinde iken insan için câiz görülmesi mümkün değildir.

 Sâib’ten bir beyit:

Tercüme: “Ârifin gönlü semâ‘ı bir hâle ve özel bir te’sîr vaktine bağlıdır. Çünkü zeminin parçalarında her gün zelzele olmaz.”

Eğer hissin ve idrâkin yerinde olup ayakta olduğunu ve döndüğünü idrâk edici olduğun hâlde hareket edersen bu hareketin Siccîn’de karar buluncaya kadar, yukarıdan aşağıya inen kimse gibi aşağıya olur. Çünkü insân vücûdundaki hareketin i’tidâl yolundan çıkması kasta göre çeşitli olur. Bundan dolayı his ve idrâki yerinde iken, benim kendimden geçmişliğimi halk görüp “Hal sâhibi mübârek bir adamdır” desinler kastıyla, veyâ ileride gösterilecek bir sebebin sürüklemesiyle hareket ve ayağa kalkmak sâlikin Siccîn’de, ya’nî tabîat ve nefis âleminde, karar buluncaya kadar yukarıdan aşağıya düşmeni gerektiricidir. Allah Teâlâ’dan bundan yana âfiyet niyâz ederiz.

Ve eğer sen nefsinden ve duyularından fânî olduğun hâlde ayağa kalkar ve dönersen, çalgcıların ve zâkirin cennetlere veyâ ateşe dâir söylediği şiirlerin ma’nâlarını düşünmen sebebiyle, kalbini Allah Teâlâ’nın azameti kapladığı için, Allah Teâlâ’da fânî oldun. Bundan dolayı bu halde hareketin, İlliyyîn’de karar buluncaya kadar, aşağıdan yukarıya doğrudur. Çünkü hareket ettiricin ulvî âlemdendir.

Ve eğer bir kadından veyâ genç bir delikanlıdan ma’şûkun olup da, semâ’ esnâsında kalbine bu aşkın galebesiyle fânî oldun ise, senin bu fânî oluşun ve hâlin geçerli olmakla berâber hareketin Siccîn’de, ya’nî tabîat âleminde ve nefiste, cehennemdedir. Çünkü hareket ettiricin süflî âlemdendir. Oysa insanlar seni böyle ayakta ve dönüş içinde görüp Allah’da fânî oldu zannederler. Sâlikin bütün hallerinde doğruluk üzere olması îcâb eder.

Nefehâtul-Üns’te geçmektedir ki, Rûzbahân Baklî (ks) Ka’be-i muazzamayı tavâf esnâsında hâline mağlûb olarak sayhalar edermiş. Bir gün her nasılsa çalgı çalan bir câriyenin muhabbetine tutulmuş. Bu tutuluşu esnâsında da Ka‘be’yi tavâf ederken câriyenin aşkıyla na’râlar atarmış. Halk, bu na‘raların da önceki na’ralar gibi Allah için olduğunu zannettiklerinden, cenâb-ı Rûzbahân Harem-i şerifte oturan şeyhlerin huzûruna gidip: “Ey kerem sâhibi şeyhler! Şu âna kadar olan sayhalarım Allah için idi; bundan sonraki na‘ralarım câriyenin aşkından dolayıdır. Böyle biliniz!” deyip ve dervîşlik giysisini çıkarıp onların önüne koyar. Ve kendisi de sevdiği câriyenin hizmetine bağlanır. Cenâb-ı Rûzbahân’ın evliyâullâhdan olup kendisine âşık olduğunu câriyeye anlatırlar. Câriye hazretin bakışının bereketleriyle tövbe eder ve istiğfar edip salâh hâline döner. Ve cenâb-ı Rûzbahân da bir müddet sonra câriyenin aşkından kurtulup Harem’in şeyhlerinin huzûruna gelir ve dervişlik elbisesini tekrâr giymekle önceki hâline döner.

Semâ‘ya ilişkin esâslar ve diğer ayrıntılar bu on yedinci bölümün dördüncü kısmında geçmiştir. Eğer kendinde başkalarıyla sohbete iştiyâk ve mecbûriyet oluşursa, kâmil bir şeyh buluncaya kadar, halka karışıp onlar ile münâsebette bulunan âbidleri ve ictihâd vericileri arkadaş edin! Çünkü cenâb-ı Hak onlara halk ile karışmakla berâber sâlihliklerini muhâfaza etme kudretini ihsân etmiştir. Eğer bu zâtları şehir içinde bulamaz isen, ıssız deniz kenârlarmda ve harâb mescidlerde ve dağların eteklerinde ve vâdîlerin içinde ara! Çünkü onlar geceleri halktan uzak olan bu gibi mahallere gelip geceyi canlandırırlar.

Ve sen onların zümresinden olmaya azmettiğin ve niyet ettiğin zaman, namaz vakitlerinden daha evvelce mescidlere git ve orada namâz vaktinin girmesini bekle! Ve mürîdlerden yalnızlıktan yana ileri giden kimse, namaza kıyâm edildiği sırada mescide ulaşan kimsedir. Eğer yalnızlığa ve halvete riâyet edeyim diye mescide kamet getirilirken gelirsen, bu halvetin ve uzletinde son derece aşıırıya kaçmış  ve cemâate vusûlde de tefrît etmiş olursun. Ve bu hâlde de âbidler ve ictihâd vericiler zümresinden olmamış olursun. Velâkin bu ifrât ve tefrîti daha ileri bir dereceye vardırıp başlama tek’bîri veyâ imâm ile kılınan namâzın bir rek’atine yetişemezsen artık buna karşı söyleyecek bir söz bulamayız. Çünkü böyle namaz vaktini geçirip tam vaktinde cemâate yetişmemen, îmânlarına zayıflık isnâd edilmesi sûretiyle hoş görülmeyen, avâmın câhillerine âid hükümdendir. Ya‘nî şerîat hükümlerinde ilk rek‘ate veyâ diğer rek‘atlara yetişmemiş olan kimselere dâir konulan kâideler ve verilen fetvâlar avâma âiddir. Sen ise seçkinlerin yolunu ta’kîb etmeye niyetlendin. Bundan dolayı senden böyle avâm halleri çıkarsa, Allâh’a rücû‘ et! Ve ibâdetini ve namazını baştan kıl!

Ve bir mescide müdâvim olmayıp muhtelif mescidlere git! Ve gittiğin mescidlerde birinci veyâ ikinci veyâ diğer saflarda durmayı ve mescidin sağında veyâ solunda veyâhut diğer belirli bir mahallinde kendine bir yer edinmey âdetinden vazgeç! Çünkü yukarıda bahsedildiği üzere yol, alışkanlıkları kesmek üzerine binâ edilmiştir.