Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


FASIL

-3-

ÇALIŞMA VE TEVEKKÜL HAKKINDADIR

Yakînin yok ise san’at sâhibi ol! Ve tevekkül gösterme, çünkü senin indinde ondan bir şey yoktur. Ve sen yakîninin kuvvetinden ve tevekkülünün iyi yönde oluşundan yana âciz olduğunu hayâl edersin ve ancak o senin himmetinin noksan oluşundan ve aslının alçaklığından ve ilâhî bilginin azlığındandır. Bundan dolayı takvâ sınırları içinde san‘at sâhibi ol; ve bunda gayret et! Şimdi nefsin çalışmadan oturmayı ve tevekkülü taleb ederse, ona karşı bunda mücâhede etme! Ona da‘vâsında müsâmaha göster ve onunla herkesin seni tanıdığı yerden, kendisinde o şehirden garîblerin olduğu bilinmeyen büyük şehirde bir yere taşın; ve onu bu şehrin tek bir yerinde oturtma! Belki ona sık sık yer değiştirt; ve bir kimseyle berâber yaşama ve nefsini ona âşinâ etme! Ve insan gördüğün ve o yerde sana bir şey ile geldiğini zannettiğin, yâhut onun bir hareketini işitip onu görmediğin vakit, sana nefis der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir yardımdır ki, sana bu yardım ile dâhil oldu.” Şimdi onu kabûl etme ve onu getirene geri ver! Çünkü o sana beklenti ile ve rızka bağlılıktan dolayı gelmiştir. Hattâ bu vakitte Allâh’ın onu nereden verdiği ona keşf olundu. Şimdi helâk üzerine olsan dahi onu kabûl etme! Eğer beklentisiz sana bir şey gelir ve önünde hâsıl olursa bu yardımları görüşün indinde, ilk hâtırda nefsinde bulduğun şeye bak! Eğer nefsinde ondan yana bir sıkıntı bulursan, onu ona geri ver! “Sana şüphe veren şeyi sana şüphe vermeyen şeye terk ve değiştir!” Ve eğer bir sıkıntı bulmazsan ve hırs bulursan, muhakkak onun sâhibi harîstir. Onu geri ver ve kabûl etme! Ve eğer o hırsa yakın değil ise, o zaman ondan muhtaç olduğun kadarını al, geriye kalanını ona geri ver! Ve kendilerine yardım getirmenin âdet olduğu tekkelerde ve mescidlerde ve buna benzer yerlerde oturma! Ve bunun hepsini yapman senin yakînini takviye eder. Ve eğer bunu yapmazsan nefsin sana hıyânet etmiştir. Kendi makâmından söyleyen sûfîyi dinleme ki, ‘‘Ben Rabb’imin gayrını görmem” dedi. Onu benim sana anlattığım şeye ters gelmesi için demedi. Velâkin işin başında bunu yapmak faydasız bir iştir.

Yirmi ikinci bölümün bu üçüncü faslı çalışma, ya‘nî rızık tedâriki için çalışmak veyâhut çalışmayı terk edip tevekkül eylemek, ya‘nî Rezzâk’ın hiç olmadık bir şekilde ihsânının gelmesine i‘timâd ederek oturup zikir ve tilâvet ve tâat ile meşgûl olmak husûslarını beyân eder.

Ey sâlik, eğer yakînin yok ise, ya‘nî rızık elde etmeye çalışmaksızın Allah Teâlâ hazretlerinin hiç hesâb etmediğin bir şekilde senin rızkını sana ihsân edeceğine şübhen var ise, bir san‘at sâhibi ol ve o san‘at sebebiyle rızkını kazan! Böyle şek ve şübhe içinde bulunduğun halde sakın tevekkül göstereyim deme! Sonra aç kalır ve netîcede tevekkül denilen sıfatı da inkâr edersin. Çünkü tevekkül senin hâlin değildir; ve senin indinde yakîn sıfatından bir zevk yoktur.

Ve sen yakîninin kuvvetinden ve tevekkülünün iyi yönde oluşundan yana aczini hayâl edersin. Ya‘nî rızık husûsundaki şüphen ve Rezzâk’a i’timâdının olmayışı senin hayâlin ve vehmindir. Ve tevekkülünün iyi yönde oluşun da aczine hükmetmen dahi, ancak bu vehim ve hayâle dayalı olan bir hükümdür.

İşin hakîkati ise böyle değildir. Sen bir san’at edinerek çalışsan veyâhut çalışmayıp Rezzâk’a i‘timâd ederek otursan, senin takdîr edilmiş olan rızkın seni bulur. Ancak Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri kulun i’tikâdına göre tecellî edici olduğundan, tevekkülde yakîn sâhibi değilsen ve şüphen varsa, bu vehim ve hayâline göre tecellî olup seni çalışmaya sevk eder. Ve çalışmak ile yorulmak senin Rezzâk’a itimâdının olmayışının cezâsıdır. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ (ra) Fî-hî Mâ-fih’de şöyle buyururlar: Şiir:

Tercüme: “İsrâfın benim ahlâkımdan olmadığı ma’lûmumdur. Rızkım olan şey muhakkak bana ulaşacaktır. Rızık için koşup onu aramak beni yorar. Eğer oturur isem, rızkım zahmetsiz bana gelir.”

Şimdi işin hakîkati böyle iken senin tevekküldeki yakîninin yokluğu ve Rezzâk’a itimâdının olmayışı himmetinin noksânından ve aslının alçaklığından ve ilâhî bilginin azlığındadır. Mâdemki himmetin kâmil ve aslın yüksek ve yüce ve ilâhî bilgin çok değildir, o hâlde rızık husûsunda vehim ve hayâle tâbi‘ olduğun için, takvâ sınırları üzerine, ya’nî şerîatın çizdiği sınırlar içerisinde san‘at sâhibi olup ticâretle meşgûl ol ve bunda gayret et!

Bilinsin ki, bu tavsiyeler Hakk yoluna sâlik olanlara mahsûstur, dünyâ ehline değildir. Çünkü dünyâ ehli koyu cehâlet ve benlik içinde bulunduklarından çalışmaksızın Allah Teâlâ’nın rızık ihsân edeceğini kabûl etmezler. Ve onlar;

“Ve men yettekıllâhe yec’al lehu mahrecâ; Ve yerzukhu min haysu lâ yahtesibu” ya’nî “Kim Allah’a karşı takvâ sahibi olursa, (Allah) ona bir çıkış yeri nasîb eder; Ve hesap etmediği bir yerden onu rızıklandırır” (Talâk, 65/2-3) âyet-i kerîmesinin yüksek ifâdesinden şübhe ederler. Küfür ve inkâr ehli ise, bu hakîkati kabûl etmek şöyle dursun alay ederler. Oysa hayâtta yaşanan hadîselerin fiilen onları yalanladığının ve onlarla alay ettiğinin farkında olmazlar. Ve bu hâdiselere karşı “şans” deyip geçerler.

Şimdi ey sâlik, nefsin çalışmadan oturmayı ve tevekkülü taleb ederse, ona karşı bu talebinde mücâhedeye, ya’nî muhâlefete kalkışma; bu da’vâsında ona müsâmaha göster! Fakat herkesin seni tanıdığı mahalde sâkin olmayıp, bir şehre veyâ büyük bir şehrin bir mahallesine git ki, o şehir veyâ mahallede zenginler ve kibârlar oturduğu için, fakirlerin ve garîblerin oturduğu bilinmesin. Ya’nî o mahalde fakîr ve garîb bulunabileceği kimsenin hatırına gelmesin. Ve bu şehre gittiğin vakit dahi, nefsini bu şehrin bir yerinde oturtma ve ona sık sık yer değiştirt; ya’nî iki gün bir noktada sâkin olursan üçüncü günü başka bir noktaya git! Ve nefsini kimse ile birlikte yaşayıcı kılma ve ona kimseyi tanıttırma! Ve tevekkül da’vâsında bulunan nefsini bu şekilde kıskıvrak her taraftan bağla!

İnsan gördüğün ve o yerde sana para ve yiyecek gibi bir şey ile geldiğini zannettiğin, veyâhut bir adamın hareketini işitip onu görmediğin vakit, tevekkül da’vâsında bulunan nefsin sana der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir yardımdır ki, sana bu rızık yardımıyla dâhil oldu.”  

Böyle olunca o gelen şeyi kabûl etme ve onu getiren kimseye geri ver! Çünkü o rızık sana beklenti ile ve senin rızka bağlılığından dolayı gelmiştir. Tâ ki bu beklenti ve bağlantı vaktinde Allah Teâlâ hazretlerinin o rızkı ne taraftan vereceği nefse açıldı.

Şimdi, mâdemki nefsin mahlûk vâsıtasıyla beklentiye ve rızka bağlılığı vardır, açlıktan helâk üzerinde olsan bile o gelen şeyi kabûl etme!

Eğer beklentisiz sana bir şey gelir ve önünde hâsıl olursa, bu yardımların görülmesi indinde, nefsinde ilk anda oluşan hâtıraya dikkât et! Eğer nefsinde bu şeyden yana bir sıkıntı bulursan onu getirene geri ver! “Sana şüphe veren şeyi sana şüphe vermeyen şeye terk ve değiştir!” hadîs-i şerîfî gereğince amel eyle!

Ve eğer ilk hâtırada bir sıkıntı bulmayıp hırs bulursan, muhakkak onun sâhibi harîstir. Onu geri ver ve kabûl etme!

Ve eğer bu şeyi getiren kimse hırsa yakın değil ise, o zaman o gelen para ve yiyecekten muhtaç olduğun kadar al! Geri kalanını sonra bana lâzım olur, düşüncesiyle kenara koyma ve getirene geri ver!

Ve tekkelerde ve mescidlerde ve buna benzer yerlerde oturma ki, yardımseverler buralarda garîb ve fakîr kimseler bulunacağı düşüncesiyle para ve yiyecek gibi yardımlar getirmeyi âdet edinmişlerdir.

İşte bu bizim beyân ettiğimiz tavsiyelerin hepsi senin yakînini kuvvetlendirir. Ve eğer bu tavsiyeleri yapmazsan nefsin sana hıyânet etmiştir.

“Ben Rabb’imin gayrını görmedim” diyen sûfînin sözüne bakıp da “Mâdemki vücûdda Hakk’ın gayri bir mevcûd yoktur, bana rızkımı ayağıma getiren kimse de Hakk’ın gayrı değildir. O hâlde rızkımı Hak ihsân etmiştir. Her ne hâl içinde olursam olayım, elbette ben onu kabûl ederim” deme!

Çünkü bu sözü sûfî kendi makâmından söylemiştir. Onun sözü kendi makamına göre doğrudur; fakat senin makâmın bu makâm olmadığı için, senin onu dinlemen câiz değildir.

İşin aslında da bu sûfî o sözü benim sana anlattığım şeye ters gelmesi ve muhâlif olmak için dememiştir. Belki benim sözlerim seni bu sûfînin makâmına da‘vetten ibârettir. Çünkü seni ikilik vehminden kurtarıp tevhîd hakîkatine ve yakîne sevk eder.

Şimdi sen henüz ikilik vehmi içinde bulunduğun hâlde, işin başında sûfînin bu sözüyle amel etmiş olursan, Hak yolunda tenbel ve boş olan sâliklerin işini yapmış olur ve yakînini takviye edememiş bulunursun.