Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

On Yedinci Bölümden DÖRDÜNCÜ KISIM’dır

Âh Etmelerin ve Sînede Olan Fıkırtıların Sebebleri ve İşitmede Vücûdun Hareketlenmesi Beyânındadır

İşitmek vücûdda Allah Teâlâ’nın sırlarından bir sırdır. Ve nedensellik aslında birdir. Ve işitenler iki tür şahıstır: Bir tür şahıs nefsiyle dinler; ve bir tür şahıs aklıyla dinler; ve başka türlü işitme yoktur. Ve o kimse ki, Rabb’iyle işittiğini söyledi, muhakkak onunla aklın işitme yolları zayıflar. Lâkin aklın iki işitmesi  vardır: Fıtratı yönünden işitmesi ve durumu yönünden işitmesidir.

Durumu yönünden kendisinin işitmesi olan o kimsedir ki, (Aleyhi’s-selâm) Efendimiz’in Rabb’inden olan “Ben onun işitmesi olurum, onunla işitir” sözü indinde durarak, ona “Rabb’iyle işitir” denir. Aklıyla işiten kimse her bir şeyde ve her bir şeyden ve her bir şey üzerinde işitir, kayıtlanmaz. Ve onun alâmeti bunda hayret ve beşerî donukluktur.

Ve aklı ile değil nefsiyle işiten kimse, ancak nağmelerde ve tatlı ve iştahlandırıcı seslerde işitir. Ve onun alâmeti başka şeyleri algılamaktan yana fânî olarak, işitirken vücûdunun hareket etmesidir.

Ve vücûdu hareket eden kimse ne zaman işitirken başka şeyleri de algılarsa, muhakkak o şeytanın maskarasıdır. Ve eğer algılamaz ve her bir şeyden fânî olursa, o nefs sâhibidir; ve onun kuvveti altındadır. Ve hâli geçerlidir ve fenâ hâli doğrudur.

Ve bu işitirken olan fenâ hâlindeki hareketten sonra, ebeden bir ilim getiremez. Şimdi o bir ilim getirdiğini iddiâ ederse fânî olmamıştır; ve aklıyla işiten de olmamıştır. Çünkü o hareket etti. Bundan dolayı onun için ancak yalancı olmak kalır. Çünkü nefs ile müzik dinlemek elbette bir ilim vermez. Ve akıl ile dinlemekle berâber hareket olmaz. Şimdi kim ki, hareketle ilim arasını bir araya getirirse hakîkatlari bilmeyen yalancıdır.

Ya’nî bu bölüm kitâbın on yedinci bölümünün bir parçası olan dördüncü kısmıdır ki, kitâbın tamâmının yirmi birinci bölümü mesâbesindedir.

Âh etmenin ve sînede fıkırtı ortaya çıkmasının ve işitme esnâsında vücûdun hareket etmesinin sebepleri beyânındadır.

İşitmek izâfî vücûd âleminde Allah Teâlâ’nın sırlarından bir sırdır. Ve işitmenin nedenselliği olan şey işin aslında işitilen şeydir. Fakat nedensellik olan işitilen bir şey olduğu hâlde, onu dinleyenler iki tür şahıstır:

  • Şahsın bir türü nefsiyle dinler ve;
  • Bir türü de aklıyla ve rûhuyla dinler.

İşiten ancak bu iki türle sınırlıdır, başka türü yoktur.

Eğer bir kimse Rabb’i ile işittiğini söylerse, muhakkak onun Rabb’iyle işitmesi, aklın işitme yollarını zayıflatır. Velâkin aklın iki türlü işitmesi vardır:

  • Birisi fıtratı yönünden olan işitmesi ve diğeri de;
  • İlâhî durumu yönünden olan işitmesidir.

Durumu yönünden işitmesi olan kimsenin hâli (Sav) Efendimiz’in Rabbinden haber vererek beyân buyurduğu meşhûr hadîs-i kudsîye dayanmaktadır. O da “Ben onun işitmesi olurum, onunla işitir” mübârek sözüdür. Ve Hak Teâlâ kulun işitmesi olunca kulun ikiliği kalmaz.

  • Bundan dolayı ikilik mertebesinde sâbit olan onun aklının ve rûhunun işitme yolunun da zayıflaması kaçınılmaz olur.
  • Velâkin aklın ve rûhun fıtratı yönünden olan işitmesinde bu hâl olmaz. Çünkü o ikilik mertebesinde sabittir.

Aklın bu iki türlü işitmesi arasında bu fark mevcûd olmakla berâber, aklın bu her iki işitmesiyle işiten kimse;

  • Her bir şeyde, ya’nî sûrette ve ma’nâda ve;
  • Her bir şeyden, ya’nî varlıklarda mevcûd olan ma’denden ve bitkiden ve hayvândan ve insandan ve,
  • Her bir şey üzerinde, ya’nî her ne hâl üzerinde olursa olsun, işitir.

Onun işitmesi bir kayıt ile kayıtlanmaz. Ya’nî onun işitmesine ma’nâdaki işitilen için sûret; ve uzakta bulunan işitilen için uzaklık veyâ yükseklik ve alçaklık engel olmaz. Çünkü bu kayıtların hepsi his ile işitme içindir. Rûh ve akıl işitmesi bu gibi kayıtlardan uzaktır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur. Velâkin siz onların tesbîhlerini bilemezsiniz” (İsrâ, 17/44).

Şimdi ma’den ve bitki ve hayvân hep tesbîh ederler. Ve işitme duyusu onları işitemez. Onları duyan ve işiten ancak rûh kulağıdır. Nitekim bu kitâbın yazarı cenâb-ı Şeyh (ra) Fusûsu’l-Hikem’lerinde onların tesbîhlerini işittiklerini beyân buyururlar.

Ve aklın ve rûhun işitmesindeki alâmet, hayret ve beşeriyyetin donukluğuyla beşerî sıfatların örtünmesidir. Çünkü beşeriyyetin bu işitilenleri işitmeye tâkatı yoktur. Eğer beşeriyyetin sıfâtı mevcûd iken bu işitilenler rûh kulağı ile işitilse, insan korkunun şiddetinden maâzallâh cinnet geçirir. Bundan dolayı Hak Teâlâ hazretleri “Halîm” ism-i şerîfiyle tecellî edip bu hâli örter. Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmenin devâmında  “Muhakkak ki O; Hakîm’dir, Gafûr’dur” (İsrâ, 17/44) buyrulmakla bu hakîkate işâret edilir.

Ve aklı ile değil, nefsi ile, ya‘nî beşeriyyeti donukluğa uğramayarak ve beşerî sıfatlarını örtmeyerek işiten kimse, ancak mûsikî nağmelerinde ve tatlı ve işitmekten yana iştah verici olan seslerde his kulağını kullanır. Ve bunları his kulağıyla dinler.

Ve onun alâmeti başka şeyleri algılamaktan yana fânî olarak işitme esnâsında vücûdunun hareket etmesidir. Ya’nî nefsiyle, güzel sesli bir kimsenin söylediği kasîdeleri ve ilâhîleri dinlediği zaman, ondan duyduğu lezzetle başka şeyleri algılamaktan yana fânî olur.

Örneğin gözü o sırada gördüğü şeylerle meşgûl olamaz. Yanında birisi konuşsa ne söylediğini farketmez. Çünkü his kulağı meşgûldür; ve bu sırada mâsivâ hâtıraları kendisinden gitmiştir. Eğer ben şöyle ve böyle hareket edersem beni ayıplarlar, gibi şeyleri düşünemez. Bu sırada ya Mevlevî fukarâsı gibi çarh vurur; veyâhut diğer yüksek tarîkatların dervişleri gibi sağa ve sola hareket eder.

Ve eğer bu şekilde hareket gösteren kimse işitme vaktinde başka şeyleri algılarsa, ya’nî gözü gördüğü ve kulağı işittiği şeylerle meşgûl olursa, muhakkak o şeytanın maskarasıdır. Çünkü hissinden yana gâib olmayan kimseye böyle taklîd olarak hareketler yapmak câiz değildir. Ve bunda riyâ ve gösteriş olduğu için şeytan bu sebeple onu saptırıp alay eder. Sâliklerin bundan kaçınması lâzımdır.

Ve eğer hissetmez ve yukarıda îzâh edildiği şekilde, her bir şeyden fânî olursa o kimse nefs sâhibidir. Ve nefsin kuvveti ve hükmü altındadır. Velâkin işitme esnâsındaki hareket hâli geçerlidir, taklîd değildir. Ve hissinden fânî olması da geçerli ve sâbittir.

Böyle bir kimse bu fenâyı ve işitme esnâsındaki hareketi tâkiben aslâ bir ilim getiremez. Ya’nî bu fenâdan ayıldıktan sonra “Ben şöyle hareket ettim ve böyle yaptım” diyemez. Çünkü kendi hâlini bilemez. Eğer o bir’ilim getirdiğini iddiâ ederse, kendi hâline vâkıf olduğu için algılamaktan yana fânî olmamıştır. Ya’nî nefsiyle işitici olmamıştır; ve aklı ve rûhu ile de işitici olmamıştır. Çünkü onun vücûdu hareket etti. Çünkü aklı ile işitici olanda hareket olamayacak idi.

Bu iki türlü işitme gerçekleşmeyince, artık ona taklîdçi ve yalancı demekten başka bir söz kalmaz. Çünkü nefsiyle işitme mutlaka bir ilim vermez; ve akıl ile olan işitmeyle berâber hareket olmaz. Bundan dolayı kim ki, hareketle ilim arasını bir araya getirirse, o hakîkatleri bilmeyen yalancı olmuş olur. Artık tekkelerdeki dervişlerin hâli buna göre tetkîk edilsin.

Bilesin ki, Allah Teâlâ kulun kalbi üzerine vecdin türlerinden bir tür ile ilâhî bilgiler indirmeyi istediğinde, madde bedendeki kalbin üzerine yakınlık serinliği gönderir. Bundan dolayı kalbin üst tabakasındaki hava soğuyup aşağıya yönelir. Buna karşılık normal vücûd ısısı beyne doğru yukarı çıkar. Onun üzerine dikilir. Böyle olunca ısı tepkime ile kalb sâhasına sürtününceye kadar aşağıya yönelir. Bu sürtünmeden bir ateş doğup yükselir.

Ve eğer soğukluk yakîn ve yakınlık bulutunda bir geçit bulursa dışarı çıkar. Şimdi bu, “teevvüh ya’nî inleme” denilen zefreler ya’nî “âh” çekmeler olur.

Ve eğer bir geçit bulamazsa, üst tabakadaki bulutun rutûbetlerine onun soğuk kısmından girer. Hâl sâhibinde, hâlinde birdenbire olan ağlama bundandır.

Ve eğer bu ateş ciğeri pişirirse bu inlemeden yanık kokusu duyulur. Ve bu ateş kendisinde olan tazyîk sebebiyle kalb oyuğunu yarar. Şimdi o kimse için o anda fıkırtı işitilir ki, buna “vecbe” ve “sayha” ve “recfe” ismi verilir. Ve o anda hâl sâhibinden sayha ya’nî çığlık olur. Şimdi hâzırda olanlardan kalbinde açıklık olan kimse, bu sayhadan dolayı derhâl kendinden geçer. Ve o, kalbde tabîî ateş sürtünmesinin sesidir.

Ve kalbler üzerine kuvvetli geldiği vakit, ondan dolayı yarılır. Ve hâzırda olanlardan kalbinde perdeleri çok olan kimseyi, bu sayhadan dolayı sıkıntılı bir hâl ve korku alır. Ve ondan hâl sâhibi üzerine inkâr olur. Ve o kişi der ki: “Biz geçmiştekilerden onun olduğunu işitmedik. Oysa Nebî (sav) üzerine muhtelif gelişler olur idi. Biz ondan ne çığlık attığını ve ne de kendinden geçtiğini işitmedik.” Şimdi sen onun sözüne iltifât etme! Çünkü onun kalbi tab’ edilmiştir.

Ve biz daha önce akıl işitmesi ile nefs işitmesinin arasını beyân ve ayırt ettik. Ve hepsi kendi bölümünde geçerlidir. Ve ateş çıkışında ve bu âh çekme fıkırtılarında ârif hayâtı vardır. Ateş bizim bahsettiğimiz bulutun aralarından çıkmayı istediği ve birikmiş olarak kendisinde geçit olan şeye aksettiği vakit; ve kalbi ve ciğeri pişirdiği ve onları yaktığında, hâl sâhibi ansızın ölür.

Ve bu ateşin kalbden beyne yükselme hareketi indinde, hâl sâhibinden hareket ve hakîkatlerle ilgili anlaşılmaz sözler çıkar. Ve onun çıkışı genellikle dikine ve girift bir haldedir. Bundan dolayı hâl sâhibinin hareketleri de  ölçüsüz olur; ve bir kâideye bağlı olmaz. Ve çoğu onlardan dönüşte ortaya çıkar. Çünkü insân şekli hakîkatte dâire şeklindedir. Ve ateş de onun şekli üzerine cereyân eder. Şimdi eğer bu bulut ince olarak aralıklarla çıkarsa, muhakkak harâret yayılıp hâl sâhibinden âh çekme çıkmaz ve kalbi için vecbe ve fıkırtı işitilmez. Velâkin ona gülme gâlib olur.

Ey hakîkat tâlibi! Bilesin ki, Allah Teâlâ bir kulunun kalbi üzerine vecdin türlerinden bir tür ile ilâhî bilgiler indirmek ve bu hâli zevkan ya’nî ona hakîkatini yaşatarak bildirmeyi istediğinde madde bedende bulunan kalbin üzerine bir yakınlık serinliği gönderir. Ve insan bu hâlin başlangıcında kalbi üzerinde o serinliği duyar.

Bundan dolayı kalbin üst tabakasındaki hava soğuyup aşağıya doğru yönelir. Çünkü soğuk hava aşağıya iner; ve buna karşılık kalbdeki normal vücûd ısısını beyne çıkar bir halde bulur. Ya’nî ısı, aşağıya inen soğuk havâya dik olarak yukarı çıkar.

Ve beyne çıkan ısı, tepkime ile, kalb sâhasına sürtününceye kadar aşağıya yönelir. Bu geri dönen ısının kalb sâhasına sürtünmesinden bir ateş doğup, ya’nî şiddetli bir ısı oluşup bu ateş yükselir.

Ve eğer aşağı tabakaya inen soğukluk yakîn ve yakınlık bulutunda bir menfez ve bir geçit bulursa dışarı çıkar. İşte bu menfezden çıkan sıcak havâya teevvüh ve zefreler denilir. Ya’nî hâl sâhibinin çıkardığı “âh” sesine “zefre” denir.

Ve eğer bir geçir bulup “âh” sesiyle çıkamazsa, kalbin üst tabakasındaki bulutun soğuk kısmından onun rutûbetlerine girer. Ve hâl sâhibinde ağlama hâline sebep olur.

Ve eğer bu ateş kalbden ciğerlere yayılan kan vâsıtasıyla ciğere ulaşıp ciğeri pişirirse, hâl sâhibinin “âh” diye çıkardığı nefesten yanık kokusu duyulur.

Ve bu ateş ve ısının şiddeti, kendisinde mevcûd olan tazyîk kuvveti nedeniyle kalb oyuğunu, ya’nî kalbin bir diğerine temâs eden kısımlarını ayırır ve yarar. Ve o anda bir tencere içinde kaynayan suyun fıkırtısına benzer bir fıkırtı işitilir ki, buna vecbe ve sayha ve recfe denilir. Ve bu vakitte hâl sâhibinden sayha ya’nî çığlık çıkar. Nitekim Kur’ân okunan veyâhut kasîde okunan meclislerde ba’zı zâtlardan bunun çıktığını herkes görür.

Şimdi o mecliste hâzır olanların kalbinde açıklık olan, ya’nî kalbindeki muhtelif örtüleri ve perdeleri izâle etmiş olan kimse, bu sayhayı işitince derhâl kendinden geçer. Ve o, kalbe bir zincirin halkaları gibi birbiri ardınca gelen tabîî ateş sürtünmesidir. Ve kalblerin üzerine kuvvetli geldiği vakit, birbiri ardınca olmasından dolayı yarılır. Ve mecliste hâzır olan kimselerin kalbinde perdeleri çok olan kimseyi, bu sayhadan dolayı sıkıntılı bir hâl ve korku tutar.

Ve o kimse tutulduğu bu sıkıntılı hâl ve korkudan dolayı hiddetlenerek hâl sâhibini inkâr edip der ki: “Biz geçmişteki sâlihlerden böyle sayhalar olduğunu işitmedik. Oysa (Sav) Efendimiz’in üzerine şerefli muhtelif haller gelirdi. Biz o hazretin ne sayha ettiğini ve ne de kendinden geçtiğini işitmedik.”

Bu i’tirâz kalbi donuk bir mü’minin i’tirâzıdır.

Eğer o kişi îmândan nasîbi olmayan birisi olursa: “Bu adam sinirli delinin biridir” der. Nitekim günümüzdeki dinsizlerin hâlini izâha bile gerek yoktur.

Şimdi ey sâlik! Sen onların sözlerine kulak asma! Onlar bu gibi şerefli hallerden habersiz hayvan takımıdırlar. Çünkü onların kalbi tab’ edilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve natbeu alâ kulûbihim fe hüm lâ yesme’ûn” ya’nî “Ve kalplerinin üstünü tab’ ederdik de onlar artık işitmezlerdi“(A’râf, 7/100).

Ve biz işitmenin kaç tür olduğunu ve akıl işitmesi ile nefs işitmesi arasını bundan önce beyân ve ayırt ettik. Ve bu beyânların o bahis ile irtibâtı vardır. Ve bu hâllerin hepsi kendi bölümünde ve kendi dâiresinde geçerli ve sâbittir. Ve kalbden ateş çıkışında ve bu “âh” çekme fıkırtılarında ârif hayâtı vardır.

Ateş, bizim bahsettiğimiz bulutun arasından çıkmayı ister; ve birikmiş olarak kendisinde geçit olan şeye akseder; ve kalbi ve ciğeri pişirir ve onları yakarsa, hâl sâhibi ansızın rûhunu teslîm edip ölür. Nitekim evliyâ menkıbelerinde semâ’ meclislerinde böyle vefât edenlerin isimleri ve halleri anlatılmıştır. Ve bunlar ilâhî aşkın şehîdleridir.

Ve bu ateşin kalbden beyne yükselme hareketi indinde, hâl sâhibi düzensiz bir şekilde hareket eder. Ve ondan şathıyyât, ya’nî hakîkatlerle ilgili ve anlaşılması zor ba‘zı sözler çıkar. Nitekim bu hâl içinde ba‘zıları

  • “Cübbemin içinde Allâh’dan gayrı yoktur;” ve ba‘zıları;
  • “Ben beni tenzîh ederim, şânım ne kadar azîmdir!” demiştir.

Ve bu ateşin çıkışı genellikle dikine ve girift bir hâlde tam bir tazyîk ile gerçekleştiğinden, hâl sâhibinin hareketleri de ölçüsüz olur; ve bir kâideye bağlı olmaz. Bununla berâber bu hareketlerin çoğu dönüş hâlinde gözükür. Ya’ni kimi bir merkez etrâfında tavâf eder gibi döner; ve kimi Kādiriler ve Mevlevîler gibi sağdan sola doğru kendi vücûdunu döndürür. Çünkü insan şekli hakikatte dâireseldir. Ve ateş de onun hakîkatinin şekli üzerine dönerek cereyân eder.

Cenâb-ı Şeyh (ra) “insan şekli” ta’biriyle hem âleme ve hem de âdeme işâret buyururlar. Çünkü âleme “büyük insân” ve âdeme “küçük insân” derler. Ve âlemin şeklinin kürevî ve hareketinin dönerek olduğuna astronomi ilmi bilenler vâkıftırlar. Ve âdemin şekli dahi hakîkatte kürevîdir. Çünkü onun aslı nutfedir. Ve nutfe anne rahmine atıldığında dâire şekline oraya yerleşir. Ve âdemin vücûdundaki kan akışı da döngüseldir. Bundan dolayı âlem ve âdemin dönüşü bir diğerine uygundur. Cenâb-ı Mevlânâ (ra) buna işâreten bir gazel-i şerîflerinde şöyle buyururlar:Tercüme:

“Ey zât-ı eceli ve a‘lâ! Âsumândan cenâb-ı Cibrîl senin aşkından semâ’ eder. Yıldızlar ve felek çarkı havada semâ’ eder. Fenâ meyhâneleri içinde muhteşem şâhların şâhları, hem külâhsız ve hem de cübbesiz perîşan bir hâlde semâ’ ederler.”

Şimdi bu yukarıda îzâh edilen bulut kesîf olmayıp da ince bir şekilde kalb oyuğuna çıkarsa, onun kalb sâhasına sürtünmesi sebebiyle çıkan ısı da bu buluta tâbi’ olarak yayılıp hâl sâhibinden “âh” çekme çıkmaz; ve kalbinde de vecbe ve fıkırtı işitilmez. Velâkin ona gülme gâlib olur. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ (ra) efendimiz bu hâle işâreten buyururlar:

Tercüme: “Kuşlar gibi gönül yumurtasının bekçisi ol! Tâ ki gönül yumurtasından sana mestlik ve zevk ve kahkaha doğsun!…”