Bu kitap konuya iyice yabancı kimseler için intibâk edilmesi hiç de kolay olmayan, kendine özgü bir terminoloji’ye dayanmaktadır. Her ne kadar bu terminolojiye ait deyim ve kavramlar metin içinde enine boyuna tartışılarak takdîm edilmişlerse de gene de nüansları belirtebilmek için nisbeten zengin fakat gündelik hayatın türkçesinden farklı bir kelime hazînesine başvurmak gerekli olmuştur. Bu Küçük Sözlük de kitabın okunmasını kolaylaştırmak amacıyla tertîb edilmiş bulunmaktadır. Bunun için: 1) Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, ve 2) Hayat Büyük Türk Sözlüğü’nden de faydalanılmıştır.
* * *
A
Adem-i hakîkat : gerçeğin yokluğu
Ahz etmek : almak, kabûl etmek.
Ahvâl : hâl’in çoğulu.
Âkıbet : nihâyet, son.
Aklıselîm : sağduyu.
Âlemşümûl : cihânı, âlemi kaplayan.
Araz (çoğulu: a’râz) zâtî ve fıtrî olmayıp iğreti ve değişmesi mümkün olan hâl ve sıfat.
Ârızî : araza ait, geçici, iğreti.
Ârî : çıplak, hür, …sız.
Avâm : kaba ve câhil halk kitlesi.
Ayn : bir şeyin ya da bir kimsenin zâtı, a’râzından soyunmuş aslı.
Âzâde : her kayıttan kurtulmuş, hür.
B
Bâkî : 1) daimî, ebedî, ölümsüz, geçici olmayan, fenâ bulmaz; 2) arta kalan.
Bedâhet : delil ve ispata gerek kalmaksızın akla kendiliğinden gelme, apaşikâr olma.
Berî : kurtulmuş, pâk, temiz, münezzeh.
Bilfiil : tasavvurda değil de fiilî olarak. Bilkuvve : tasavvurda (potansiyel olarak) mevcûd olup henüz iş hâline dönüşmemiş.
C
Cârî : geçerli olan.
Cesîm : 1) cismi olan; 2) iri.
Cevâz : müsaade edilmiş olma hâli.
D
Dalâlet : doğru yoldan sapma hâli. Darabân : nabız ya da kalb çarpıntısı gibi olma hâli.
Deformasyon : şekil bozukluğu.
Delîl : 1) kılavuz, rehber, yol gösterici; 2) bir da’vâyı isbâta yarayan şey, senet, burhan; 3) nişân, alâmet.
E
Erzâk : rızkın çoğulu.
Fâcir : fitne ve fesad çıkaran.
Fânî : ölümlü, zevâl ve son bulan, geçici olan, bâkî olmayan.
Fehâmet : bir meseleyi hemen kavrama yeteneği.
Fenâ : 1) yok olma, zevâl bulma, adem; 2) İnsân’ın zâtının Hakk’ın Zâtı’nda eriyerek aslına kavuşması.
Fıtrat : insânın, kimsenin te’siri olmaksızın yaratılışı gereği haiz olduğu hasletlerin tümü. Fuzûlî : fazladan, gereksiz.
G
Gayb Âlemi : hislerin idrâk edemediği batınî âlem.
Gaybî : Gayb Âlemine ait.
H
Hâdim : hizmetkâr.
Hâdis : 1) ezelî olmayıp da sonradan vücûda gelmiş, yaratılmış olan; 2) yeni zuhur eden. Hakîm : bilge kişi.
Hakîmâne : bilgeliği ortaya koyan bir tavırla. Harf-i târif : Arapça kelimelerin başına konan ve o kelimenin delâlet ettiği genel mânânın mücerred kavram düzeyinde kesin olarak tanımlanması için gerekli olan el sözcüğü. Misâl: harf-i târifli “El İnsân” “insân kavramı”na, harf-i târifsiz “İnsân” da “insân türünün herhangi bir üyesi”ne delâlet eder.
Hasretmek:1) sınırlı bir yerin içine alma, toplama; 2) umûmîlikden çıkarıp sınırlandırma; 3) yalnız bir tek amaca yönelik sarf ve kullanma. Hissî : duygulara ait, duygular aracılı ıyla anlaşılan.
Hüccet : delîl, burhan.
I
Iskolâstik (Skolâstik) : İnancı ve bilgiyi kilise doktrini ve Aristo’nun görüşleriyle uyuşturmayı hedef alan Ortaçağ felsefesi.
Islah : bozuk, eksik ve eskimiş tarafları düzelterek yenileştirme.
Îcab : gerekli olma hâli.
İdea : Eflâtun’da a’yân-ı sâbite’nin eşdeğeri olan kavram
İdrâk etmek : algılama.
İfnâ-i vücûd : zâhirî varlığın ortadan kalkması.
İfrat : ağırılık.
İfşâ : gizli tutulan bir şeyin gizliliğinin kaldırılması.
İhâta etmek : 1) kuşatmak; 2) kavramak.
İktisâb : kazanma.
İktizâ : gerekli ya da lâzım olma hâli.
İltibâs: iki ya da daha çok şeyin birinin diğeri sanılacak şekilde biribirlerine benzemeleri.
Îmâ : 1) işâret; 2) işâret yoluyla ya da dolaylı olarak anlatma.
İnâyet : kerem, ihsân, lûtuf.
İnkişâf : gelişme.
İrcâ etmek : bir şeyi aslına geri döndürmek, indirgemek.
İstilâ : bir yere nüfûz edip yayılarak kaplama, ele geçirme.
İrtibat : bir şeye bağlı ve ilişkili olma hâli. Îtibârî : gerçek ve fiilî olmayıp farazî olan. İzâfe etmek : 1) bir niteliği ya da bir fiili bir şeyin arazı olduğunu düşünmek; 2) eklemek, bağlamak.
K
Kaim : 1) ayakta duran; 2) duran, mevcûd, bâkî; 3) bir şeyin yerini tutan, yerine geçen. Kemâl : olgunluk.
Kemâlât : olgunluklar.
Kerâhet : iğrenme, tiksinme.
Kerîh : iğrenç, çirkin, netret uyandıran.
Kevniyyât : 1) evrenbilim; 2) Kâinât’ın içinde zuhur eden olaylar.
Kıyâs : 1) karşılaştırma, mukayese; 2) Mantık’da, doğru olarak kabûl edilen iki önermeden üçüncü bir önerme çıkarma, tasım.
L
Lâtaayyün : taayün etmemiş, belirginleşmemiş. M
Mahfûz : korunmuş.
Mâhiyet : bir şeyin aslı, esası, içyüzü. Mahrem : 1) yasaklanmış; 2) gizli, sır, herkese söylenemeyen; 3) birinin sırlarına âşinâ olan dostu.
Mahzâ : ancak, yalnız, tümüyle.
Mâlik : mülk sâhibi.
Mâsiyet : âsîlik, itaatsizlik, günah. Mazhar : 1) bir şeyin göründüğü, ortaya çıktığı, tecellî ettiği mahâl; 2) kavuşma, elde etme, şereflenme.
Mecâz : kendi öz anlamıyla kullanılmamayıp benzetme yoluyla bir başka anlamda kullanılan söz.
Medlûl : 1) bir kelimeden ya da bir işâretin aracılık ettiği kavram, bu kelimeden anlaşılması gereken; 2) delîl getirilen şey; 3) delâlet olunan, gösterilen şey.
Mekrûh : iğrenç, kerîh, nefret uyandıran.
Merhale : konak, menzil.
Mesâbesinde : değerinde, derecesinde.
Meşiyyet : istek, arzu.
Mevcûdat : var olanlar.
Mevhûm : aslı olmaksızın vehim ve hayâlde varlık bulan, vehmedilen.
Mevsûf : bir sıfatla sıfatlandırılmış olan.
Mihrak : odak.
Mîzân : 1) ölçü âleti, terâzi; 2) akıl, anlayış, muhâkeme kabiliyeti: 3)Kıyâmet’ te iyilik ve kötülüklerin tölçüleceği terâzi; 4) dört işlemden birinin doğru olup olmadığını anlamak için yapılan kontrol.
Mîzac : huy, tabîat, karakter.
Muattal : âtıl yâni hareketsiz kalmış.
Muhâl : mümkün ve kabil olmayan.
Muhayyele : hayâl etme melekesi
Muhkem :1) hüküm ihtivâ eden; 2) sağlam, metîn, kuvvetli.
Mukayese : karşılaştırma, kıyâs etme.
Mukayyet : 1) bağlı; 2) kayıt altına alınmış.
Mukîm : oturan, ikamet eden.
Mûtad : âdet olduğu vechile.
Mübhem : belirsiz, sınırsız, tâyin olunamayan, anlamı her yana çekilebilen.
Mücehhez : donatılmış.
Müebbed : ebediyyetedek.
Mükerrer : tekrarlanan.
Münezzeh : bir şeye ihtiyaç duymayan, söz konusu şeyden arınmış.
Münkir : inkâr eden.
Mürekkeb : bileşik. Müstahak : 1) hak kazanmış; 2) lâyık.
Müşâhede : gözle görme, gözlem.
Müşâhid : gözüyle görüp şâhid olan.
Müteâkib : bir sonraki.
Mütenevvî : çeşitlenmiş.
N
Nâil olan : bir amaca erişen.
Nazar : 1) bakış, 2) teori.
Nisbet : oran, izâfî baş.
Nüzûl : iniş.
R
Rabtetmek : bağlamak, irtibatlandırmak.
Rağbet : 1) istek, arzu, meyil; 2) kabûl, îtibar.
S
Sâik : götüren, sevkeden, sebeb,
Silsile-i merâtib : alt mertebeden üst mertebeye (ya da aksi istkamette derecelendirme.
Sîne : göğüs, gönül.
Sûret : şekil, dışarıdan görünüş, kılık.
Sübût : gerçekleşme, şüphe ve tereddüde yer bırakmıyacak şekilde açık olma, ortaya çıkma.
ŞŞâmil : içine alan, kaplayan, çevreleyen.
Şedîd : şiddetli, sert, katı.
Şe’n : 1) realite; 2) yeni iş, olay.
Şehâdet : tanıklık.
Şerâit : şartlar.
Şuhûd Âlemi : gözle müşâhede edilen âlem.
Şuhûd : gözle müşâhede etme.
Şuhûden : gözle müşâhede etmek sûretiyle.
Şuûn : şe’n’in çoğulu.
Şümûl : içine alma, kaplama, çevreleme.
T
Taayyün : belirli kılınma.
Tâ’at : Allah’ın emirlerine itaat etme.
Ta’bir : 1) ifîde, beyân; 2) rüyâyı yorma.
Tâdil : 1) adâlete uydurma, 2) vasıflarını değiştirme.
Tafsîl : ayrıntılarıyla etraflı olarak bildirme, uzun uzadıya anlatıp açıklama.
Tahdîd : hudud koyma.
Tahlîl : analiz etme, çözümleme.
Takabbül : kabûl etme, alma.
Takaddüm : sırada önceliğe sâhip olma.
Takdîm : tanıtarak arz etme, sunma..
Takyîd : kayıt alına alma, sınırlama.
Tâlim : 1)öğretim; 2) uygulama yaptırarak alıştırmak
Taklîden : taklîd yoluyla.
Tavsîf etmek : vasıf izâfe etmek.
Tazammun : îcâb, gereklilik.
Tebdîl : değiştirme, başka bir şekle büründürme.
Tecellî : 1) görünme, açışa çıkma; 2) ilâhî sırların açığa çıkması.
Tecellîgâh : ilâhî esrârın açığa çıktığı mahâl.
Tecessüm : cisimleşme, varlığa bürünme.
Tecezzi : cüzlere, parçalara bölünme.
Tecrîd : soyma, ayrı bir tarafta tutma.
Tefrik: ayırma, seçme.
Tekerrür etmek : tekrarlanmak.
Tenzih : 1) eksikliklerden arıtma, 2) Allah Teâlâ’yı noksan sıfatlardan berî tutma. Terkîb : birkaç şeyi birleştirerek yeni bir sütûn meydana getirmek.
Teşbih : benzetme.
Tevdi’ etmek : bırakmak, teslim etmek, emânet etmek.
Tevhîd : 1) birleştirme, birleme: 2) bir sayma, bir gözüyle bakma, birliğine inanma.
Tezâd : zıd olma hâli.
U, Ü
Ulûhiyyet : ilâhlık vasfı.
Ünsiyet : alışkanlık, ülfet.
V
Vâcib : zorunlu.
Vâkıf : bir mesele hakkında etraflı bilgisi olan.
Vâsî : geniş.
Veche : yüz, taraf, yan, görünüş.
Vehim : kuruntu.
Vukuf kesbetmek : bir meselenin bütün ayrıntılarını kuşatan bir bilgi kazanmak.
Vüs’at : genişlik.
Y
Yakaza : uyku ile uyanıklık arasında bir hâl.
Yegâne : tek.
Yeknesaklık : tekdüzelik.
Z
Zâhir : görünen, zuhurda olan.
Zehâb : bir fikir ve zannda bulunma.
Zuhûrat : görünür hâle gelenler.
Zulmânî : karanlığa ait.
Zübde : 1) bir şeyin en seçkin kısmı; 2) hülâsa, öz, netice.