Bundan önceki bölümde Hakk ile âlem arasındaki özel bağıntı tartışılmıştı. Hakk ile âlem çelişik bir biçimde bir ve aynı şeydir. İkisi de eninde sonunda aynı şeydir ama bu beyân bunların arasındaki bağıntının basit bir özdeşlik bağıntısı olduğu anlamında değildir: bunun anlamı, Hakk ile âlemin aynı olduğu ve aynı zamanda da çelişkili bir biçimde birbirine zıt olduklarıdır. Yaratılmışlar zâtiyyet bakımından Allah’ın gayrısı olmamakla beraber taayyün etmiş sûretleri bakımından Allah’ın aynı olmaktan da uzaktır. Aslında bunlar Allah’dan sonsuz uzaklıkta bulunmaktadırlar.

Evvelce de görmüş olduğumuz gibi İbn Arabî bu çelişkili durumu çeşitli şekillerde tasvîre çalışmaktadır. “Gölge” (zıl) de bunlardan biridir. Bu benzetmeden yararlanarak görüşünü: “Âlem, Hakk’ın gölgesidir” gibi temel bir beyânla takdîm etmektedir. Hakk’ın gölgesi olarak âlem en son şekildir ama sonuncudan bir derece daha aşağıdır.

Bil ki genellikle “Hakk’dan gayrı” (sivâü-l Hakk) ya da âlem denilen şeyin Hakk’a olan nisbeti gölgenin şahsa olan nisbeti gibidir. Bu anlamda âlem, Allah’ın “gölgesi” olur210.

Söz konusu bu pasajla ilgili olarak İbn Arabî’nin düşüncesinde, ve kesin konuşmak gerekirse, “Hakk’dan gayrı” hiçbir şeyin mevcûd olmadığına işâret etmek gerekir. “Hakk’dan gayrı” lâfzı daha çok avâmî bir deyimdir211. Fakat bu avâmî deyim tamâmen temelsiz de değildir; zîrâ felsefî ya da teolojik olarak âlem İlâhi İsimler’in somut bir kevnî sûretidir; ve İlâhî İsimler de, bir bakıma, Zât-ı İlâhî’ye zıttır. Bu i’tibârla âlem elbette ki “Hakk’dan gayrı”dır. İbn Arabî’nin muhakemesi şöyle devâm etmektedir: (Gölgenin şahsa olan nisbeti) tıpkı âlemin Varlı a olan nisbeti gibidir. Zîrâ gölge elbette ki hissî olarak mevcûddur ama o ancak kendisini doğuran bir şey olduğu vakit vardır. Kendisini doğuran hiçbir şey olmadı mıydı gölge mevcûd herhangi bir hissî sûrete başlanmaksızın ancak akıl yoluyla idrâk olunabilecektir. Böyle bir hâlde gölge atfedildiği şahsın zâtında daha çok bilkuvve (potansiyel olarak) mevcûd olur.

Bu olayın mâhiyeti Kâşanî’nin şu mülâhazasıyla daha da vuzuh kazanmaktadır212:

Gölge olabilmesi için üç şeyin varlığı gerekir:

(1) gölgeye sebep olan uzun boylu bir şahıs,

(2) gölgenin düştüğü mahâl, ve

(3) yalnızca kendisi sâyesinde gölgenin bâriz bir biçimde var olduğu bir ışık.

“Şahıs” gerçek Varlığa yâni Hakk’a tekabül eder. Gölgenin düştüğü “mahâl” mümkinâtın a’yân-ı sâbitelerine tekabül eder. Eğer “mahâl” olmasaydı gölge aslı hislerle idrâk olunamıyacak, fakat tıpkı bir tohumun içinde gizli olan bir ağaç gibi aklen idrâk edilebilen bir şey olarak kalacaktı. Yâni gölgeyi veren “Şahıs”da imkân hâlinde (bilkuvve) kalacaktı.

“Işık” ise Zâhir İsm-i Şerîfı’ne tekabül eder. Eğer âlem Hakk’ın Varlığı ile temâsa gelmemiş olsaydı “gölge” asla mevcûd olmayacaktı. Bu takdirde gölge de ebediyyen, (kendilerine gerçek varlık hâlini lûtfeden) Münşî’leriyle hiçbir münâsebeti olmaksızın, göz önüne alınan mümkinâtın karakteristik vasfı olan ilkel adem hâlinde kalacaktı. Çünkü “gölge”nin mevcûd olabilmesi için onu yayan zâtla bir temâsa ihtiyâcı olduğu kadar “mahâl”e de ihtiyâcı vardır. Bununla beraber Allah, yanında hiçbir şey olmaksızın da mevcûd olmuştur, ve bu hâlde de bütün âleme ihtiyaç duymaksızın kendi kendine tamâmen yeterli (Samed) idi213.

Kaşânî’nin bu yorumu apaçık göstermektedir ki “gölge” doğrudan doğruya bizim “âlem” diye isimlendirdiğimize değil fakat eşyânın a’yânı sâbitesi üzerine düşmektedir. Yâni başka bir deyimle “âlem”, bizim aklıselîmimizin genellikle onun mevcûd olduğunu düşündüğü düzeyden daha yüksek bir düzeyde var olmağa başlamaktadır. Doğrusu söylemek gerekirse, gerçi her ne kadar a’yân-ı sâbitenin bizzât kendisi “âlem” değil de daha çok “âlemin zuhura geldiği mahâl” ise de âlem, Hakk’ın gölgesinin a’yân-ı sâbite üzerine düştüğü ân doğmuş olur. Bununla beraber gölge ancak nûrun (ışığın) kuvvetiyle zuhur eder. İşte İlâhî İsimler arasında Nûr isminin mevcûd olmasının hikmeti budur.

“Âlem” denilen bu ilâhî “gölge”nin zuhur mahalli mümkinâtın (zuhura geliği mümkün olan şeylerin) a’yân-ı sâbitesidir. Gölgenin (ilk olarak) üzerine yayıldığı bu a’yân-ı sâbitedir. Ve gölge de, Tek Olan Varlığın kendisini a’yân-ı sâbite üzerine yaydığı mikdar uyarınca idrâk edilebilir hâle gelir. Bununla beraber, bunun idrâk edilmesi ancak Nûr İsmi’ne binâen vuku bulur214.

“Nûr” un anlamını açıklarken Profesör Afîfî 215 bunun, Vücûd’da (Varlık’da) gizli olan yaratıcı kudretin mâhiyetinde mevcûd olan ve Varlığın da sürekli bir biçimde çeşitli sûretler şeklinde tecellîsine yönelttiği bir şey olarak, yâni bir çeşit yaratıcı ilke (prensip) ya da Zât-ı İlâhî’nin gerçek sînesindeki tecellîyâtın zuhura geliş ilkesi olarak daha iyi anlaşılabileceğini söylemektedir.

Eşyânın arza düşen gölgelerine bakıldığında bunların daima koyu, siyahımsı bir renk aldıkları görülür. Bunun ise sembolik bir anlamı vardır. Bu, “gölge”nin kaynağının Gayb yâni mutlak olarak Bilinemeyen bir Bilinmez olduğunu remzetmektedir. Gölgenin siyahlığı, aynı zamanda, kendisiyle kaynaşın arasında bir uzaklık bulunduğuna da delâlet etmektedir. İbn Arabî bu mesele hakkında şunları söylemektedir216: “Gölge”, mümkinâtın a’yân-ı sâbitesi üzerine yayıldıkça bilinmeyen Gayb’ı yansıtır217.

Görmez misin ki gölgeler siyahımsı olurlar. Bu keyfiyet gölgelerin, kendileriyle gölgeye sebep olanlar arasındaki ilişkide, araya giren bir uzaklık dolayısıyla karanlığa büründüklerine işâret etmektedir. Şu halde gölgeye sebep olan kimse beyaz tenli dahi olsa gölgesi siyahımsı renkte olur.

Mûtadı üzere Kaşânî bu pasajın delâlet ettiği şeyi daha ontolojik terimlerle yeniden ele almaktadır218:

A’yân-ı sâbite Vücûd’un Nûr’una olan uzaklıkları dolayısıyla karanlıktır. Karanlıkla karışmamış olan nûr bunların üzerine yayılınca, bunların kendi ademlerinin karanlığı (zulmeti ademiyye) Vücûd’un nûruna etki edip nûrâniyet zulmete (karalığa) dönüşür. Başka bir deyimle, Varlığın nûru tıpkı bir kimse ile gölgesi arasında münâsebette olduğu gibi karanlığa dönüşür. İzâfî Varlığın Mutlak Varlığa olan nisbeti de tıpkı bunun gibidir, öyle ki eğer mümkinâtın a’yân-ı sâbitesiyle belirlenmiş varlığı olmasaydı mutlak Varlık öyle had bir parlaklıkla parlardı ki kimsenin onu, nûrunun şiddetinden ötürü, idrâk etmeğe gücü yetmezdi.

Şu hâlde taayyün zulmetiyle perdelenmiş olanların âlemi gördükleri, ama Hakk’ı ise “…Allah nûrlarını giderip onları karanlıklara terketti; bunlar artık hiç görmezler” (II/17) âyeti gereği göremedikleri anlaşılmış olur. Fakat taayyünât perdelerinden dışarı çıkanlar Hakk’ı müşâhede ederler, zîrâ onlar zulmet perdelerini paramparça etmiş ve kendilerini zulmete karşı nûrla perdelemiş, yâni kendilerini “gölge”ye karşı Zât ile perdelemiş kimselerdir. Bununla beraber bu ikisinden hiçbiri tarafından ötekine karşı perdelenmemiş olan kimseler ise Hakk’ın Nûr’unda mahlûk olan Âlem’in zulmetini müşâhede edebilirler.

Aşağıdaki pasajda İbn Arabî a’yân-ı sâbiteyi Hakk’dan ayıran uzaklığın bu berikilerin zulmânî rengini doğurmaktaki etkisi üzerinde durmaktadır219:

Görmüyor musun ki dağlar gözden uzakta oldukları zaman siyah görünürler. Hâlbuki onlar gerçekte duyularımızın idrâk ettiğinden farklı renklerdedirler. Ve bu olayın tek sebebi de uzaklıktır. Aynı şey göğün mavi görünmesi için de geçerlidir. Gerçekten de ışıklı olmayan herhangi bir cisim, gözle o şey arasında büyük bir uzaklık bulunduğu zaman duyularımızda aynı etkiyi uyandırır.

Tıpatıp aynı durum mümkinâtın (yâni mümkün olan şeylerin) a’yân-ı sâbiteleri yönünden de sâbittir; zîrâ bunlar da bizâtihî nûrânî (ışıklı) şeyler değildirler, çünkü ma’dûmdurlar (yâni yok hükmündedirler). Gerçekten de bunlar İlâhî Bilinç’de ezelî sebatı haizdirler; ama bizâtihî Vucûd ile ilgileri yoktur. Çünkü Vücûd (Varlık) Nûr’dur.

Uzaklığın görme hissi üzerinde yaptığı başka bir önemli etki de her nesnenin gerçeğe göre çok daha küçük gözükmesidir. İbn Arabî için bunun da derin bir sembolik anlamı bulunmaktadır.

Bununla beraber, ışıklı cisimler bile uzaklıkdan ötürü hissimize küçük olarak gözükürler.

Ve bu da uzaklığın hissî idrâk üzerindeki bir başka etkisidir. Şu hâlde his ışıklı uzak cisimleri dahi çok küçük cisimler olarak algılamaktadır. Hâlbuki gerçekte onlar gözüktüklerinden çok daha kocaman ve daha cesîmdirler. Meselâ bilimsel olarak gösterilmiştir ki Güneş Arz’dan hemen hemen 166 misli büyüktür. Hâlbuki görünüşe bakılırsa bir kalkan kadar küçükmüş gibi görünmektedir. Bu da gene uzaklığın doğurduğu bir etkidir.

Âlem, aynen, gölgenin idrâk edilmesi mertebesinde bilinmekte ve sırf gölgesine bakılmakla bir kimse ne kadar meçhûl kalıyorsa, Hakk da sırf âleme bakılmakla o oranda meçhûl kalmaktadır.

Şu hâlde Hakk da, (idrâk olunabilen ve bilinebilen) “gölge” (Hakk’ın) “gölge”(si) olduğu oranda bilinir. Fakat “gölge”nin özünde gizli olan şahsın aslî sûretini bilemediğimiz gibi Hakk da bilinmez kalacaktır.

İşte bundan ötürüdür ki biz Hakk’ın bize bir bakıma göre mâlûm (bilinen) olduğunu, diğer bir bakıma göre de meçhûl (bilinmez) olduğunu beyân ederiz220.

Bu kıyaslama bakımından Hakk “gölge”nin kaynağı mesâbesindedir. Ve Hakk da bu “gölge”, yâni bu âlem, ne kadar mâlûm ise bize de o kadar mâlûm olmaktadır. Eğer aynı mecâzî dili kullanacak olursak bu, Hakk’ın ancak “küçük ve siyah” bir şeey gibi bize mâlûm olduğunu söylemeğe denktir. Ve bu “küçük ve siyah” şey de genellikle bizim İlâh’ımız ya da Rabb’imiz olarak anlaşılmaktadır. Bu “gölge”yi düşüren hakikî şey’in ne olduğunu tam anlamıyla bilmemize asla imkân yoktur. İbn Arabî muhakemesini, her zaman yaptığı gibi, kendine özgü bir tarzda te’vil ettiği bazı Kur’ân âyetlerine dayandırmaktadır221:

Rabb’inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu sâkin kılardı (XXV/45.). Buradaki “onu sâkin kılardı” lâfzı “onu (zâhir etmez de bilkuvve) imkân hâlinde tutardı” anlamındadır.

Allah (bu âyette) şunu murâd etmektedir: Hakk’ın, kendisini, (üzerinde) “gölge”si zuhur etmeksizin mümkinâtta (yâni a’yân-ı sâbitede) tecellî ettirmesi O’nun âdetine uygun değildir. (Bu hâldeki) “gölge”, âdetâ, mûtad varlık düzeyindeki mütekabil somut şeylerin zuhuruyla kuvveden fiile henüz çıkmamış olan, mümkün şeylerin gölgeleri gibidir.

Hakk kendisini a’yân-ı sâbitede (ve onların kanalıyla da somut şeylerde) tecellî etmeyi dilerse önce bunların üzerinde karanlık bir “gölge” belirir. “Gölge”nin zuhuru kendisine takaddüm etmeden ilâhî tecellî asla vuku bulmaz. Fakat eğer Allah dilerse, bu devrede “gölge” de sâkin kılınır”, yâni ebediyyen imkân dâhilinde kalır (ve kuvveden fiile çıkmaz) ve somut şeylerin düzeyine kadar inmez. Böyle bir hâlde “gölge” de tıpkı, dış âlemde mütekabil hiçbir gerçeklikleri bulunmayan a’yân-ı sâbitenin kendileri gibi yalnızca mümkün başka bir varlık olur. İbn Arabî devamla şöyle demektedir222: “Sonra Biz gölgeyi güneşe delîl kıldık” (XXV/45). (Gölgeye delîl olan güneş, önceden de zikretmiş olduğumuz, Hakk’ın Nûr ismi olup hislerimiz de buna (yâni gölgenin delîlinin Nûr’dan başka bir şey olmadığına) tanıklık eder; çünkü nûrun olmadığı yerde gölgelerin de gerçek bir varlığı olamaz.

Senin idrâk ettiğin her şey mümkün olan varlıkların a’yân-ı sâbitesinde beliren Hakk’ın Vücûd’udur. Hakk’ın hüviyeti cihetiyle O’nun Vücûd’u, ve sûretlerin farklı oluşu cihetiyle de mümkün varlıkların a’yân-ı sâbitesi aynı şeydir.

Nasıl ki “gölge” ismi sûretlerin farklılığına rağmen gölgede mevcûd olmak-dan hâlî olmazsa, benzer şekilde, “âlem” ve “mâsivâ” isimleri de Hakk’da mevcûd olmakdan hâlî olmazlar.

“Gölge” oluğundaki aslî vahdet itibâriyle O, Hakk’dır; çünkü O, Ahad ve Vâhid’dir. Ama sûretlerin kesreti itibâriyle de O, Âlem’dir. Bu kısaca, gölgenin, a’yân-ı sâbite üzerinde yayılması bakımından 1) “temel bir vahdeti muhafaza etme yönü” ile 2) “kesret yönü” gibi biribirlerine zıt iki yönden incelenmeğe müsâit olduğuna delâlet etmektedir. Gerçekten de bu âlemdeki herhangi bir fizikî gölge gibi gölge bir’dir; ve bu yönden de kaynağına yöneliktir. Yâhut da bu âhadiyyet’in doğrudan doğruya yansıması dolayısıyla Hakk’ın kendisinden başka bir şey değildir. Fakat ikinci yönü itibâriyle “gölge” zâten farklılaşmış olup cisimler âlemine yöneliktir; yâhut da diyebiliriz ki (bu bakımdan) o, âlemin ta kendisidir.

Böyle telâkki olunduğunda, genellikle anladığımız anlamıyla âlemin herhangi gerçek bir yanı olmayıp o, hayâl ürününden başka bir şey değildir223.

Eğer hakîkat benim sana anlattığım gibi ise âlem kendi başına gerçek varlığı olmayan bir kuruntudur. Ve işte hayâlin anlamı da budur. Başka bir deyimle âlem sanki Hakk’dan hâriç, kendi başına buyruk ve kendi kendine yeter bir şeymiş gibi gözükmektedir. Hâlbuki bu gerçek değildir. Olağan hissî algılaman bile gölgenin kendine sebep olan kimseye nasıl da sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve kendisini bu bağdan kurtamanın tümüyle imkânsız olduğunu sana göstermiyor mu?

Nasıl ki herhangi bir şeyin kendi kendisinden kopup ayrılması mümkün değilse bunun imkânsızlığı da işte böyledir.

Âlem böylece, “gölge”si olması açısından Hakk’a asla gevşemeyen aracısız bir başla bağlıdır. Âlemin her bir kısmı Hakk’ın özel bir vechi olup son derece kayıtlanmış bir biçimde Hakk’dır. Kendisi de âlemin bir parçası, olmak sebebiyle insân da kendi nefsinde “gölge”nin Hakk’a olan nisbetini derûnî ve mahrem bir biçimde kavrayabilecek bir durumdadır. Bir insânın bu ontolojik bağıntının bilincine sâhip olma vüs’ati onun Mârifet’deki mertebesini belirler. Tabiîdir ki buna bağlı olarak birçok mertebe ortaya çıkmaktadır.

Kendi ayn’ını bil! Kim olduğunu ve hüviyetinin ne olduğunu bil! Hakk’a nasıl bağlı olduğunu bil! Ne bakımdan Hakk olduğunu ve ne bakımdan da “âlem” ve “mâsivâ” olduğunu bil!

Bunlar ârifler arasında bir takım mertebelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verirler. Böylelikle bazıları yalnızca ârif olur, diğer bazıları da daha yüksek bir mertebeyi haiz ârif olurlar224. Âriflerin mertebeleri daha somut bir biçimde Kaşânî tarafından şerh’inde zikredilmiş bulunmaktadır225.

En aşağı mertebeyi yalnız taayyün ve tenevvü (yâni: belirlenme ve çeşitlenme) vechesini müşâhede edenler temsil etmektedirler. Bunlar yaratılmış olan âlemi görüp de onun ötesinde hiçbir şey göremeyenlerdir. İkinci mertebe, bu sûretlerde tecellî etmiş olan Varlığın Tekliği’ni (Vahdet-i Vücûd’u) müşâhede edenlerin mertebesidir. Bunlar Hakk’ı müişâhede ederler (ama yaratılmış olan âlemi unuturlar). Üçüncü mertebedekiler her iki vecheyi de müşâhede edenlerdir. Mertebe bakımından dördüncü gelenler küllü: Zât bakımından tek ve İsimler bakımından çok olan, çeşitli yönlere ve bağıntılara uygun olarak kendisini mütenevvî kılan Tek Bir Hakîkat olarak müşâhede edenlerdir. Bunlar gerçek Mârifetullah’a sâhip olan Ehlullah ‘dır. Fenâ ve Beka makamları açısından Kaşânî, mahlûkat gözlerinden silinerek yalnızca Hakk’ı müşâhede edenlerin Fenâ ve Cem’ makamlarında bulunduklarını, buna karşılık Hakk’ı mahlûkatta ve mahlûkatı da Hakk’da müşâhede edenlerin ise Fenâ’dan sonra Beka ve Cem’den sonra Fark makamlarında bulunduklarını beyân etmektedir. İbn Arabî’nin kendisi de bu mânevî makamları, renkli cam parçalarının içinden geçerken çeşitli renklere bürünen, tabiî olarak renksiz olan bir ışık ile kıyaslamaktadır226.

Hakk’ın farklı derecelerde küçük, büyük ya da saf olan özel bir “gölge”ye nisbeti bir nûrun kendisiyle bir kimsenin gözü arasında bulunan bir cam parçasına olan nisbetine kıyaslanabilir. Kendisinin bizzat renksiz olmasına rağmen nûr bu hâlde camın rengine bürünür.

Ve bu da Rabb’inin gerçeği ile senin kendi gerçeğin arasındaki bağıntı için uygun bir kıyas olarak kullanılabilir.

Eğer sen nûrun, camın yeşilliğinden dolayı yeşil olduğunu söylersen haklısın. Buna şehâdet eden senin hissî idrâkindir. Fakat eğer nûrun yeşil olmadığını ve gerçekte de renksiz olduğunu da söylersen gene de haklısın. Bu takdirde de sen, mantıkî muhâkemenin ortaya koyduğunu izlemektesin. Ve vardığın hüküm de Akl’ın gerçeğe uygun olarak yürüttüğün faaliyetine dayanmaktadır.

(Havas söz konusu olduğunda) nûrun (saf ve saydam bir) cama tekabül eden bir “gölge”nin içinden nasıl geçtiğini gör! Burada “gölge”nin kendisi dahi saydamlığı hasebiyle nûrla aynı mâhiyeti haiz olur227.

Nasıl ki bizlerden biri nefsinde Hakk’ı idrâk ederse Hakk’ın Sûret’i onda diğerlerine kıyasla daha fazla zâhir olur. (Nefsinde Hakk’ı idrâk eden kimse iki mertebe üzere olur:) birinci mertebedeki bir kimse için Hakk ile ilgili vahyin öğrettiğine uygun olarak Hakk onun kulağı, onun gözü ve onun bütün diğer melekeleri ve uzuvları olur228. Bununla beraber, bu hâlde dahi “gölge” gene de bâkîdir; zîrâ “onun kulağı”, “onun gözü”, v.s…deki şahıs zamîri insâna aittır. İkincisi (yâni daha yüksek) mertebeyi temsil edenler ise bundan farklıdırlar. Bu mertebedeki bir kimse Hakk’ın Vücûd’una diğer bütün herkesden daha yakındır.

Gördüğümüz gibi İbn Arabî bu ikinci mertebedekilerin herhangi ayrıntılı bir tasvîrini vermemekte ve yalnızca bunların Hakk’a diğerlerinden daha yakın olduklarını beyân ile yetinmektedir.

Kaşânî bu noktayı daha vâzıh ve daha sarîh bir biçimde açıklamaktadır229:

İlki, kendi sıfatlarından kurtularak Hakk’ın Sıfatları’nda ifnâ-i vücûd etmiş ve Hakk’ın da artık kendi sıfatlarının yerini almış olduğu (yâni Sıfat Evliyâsı denilen)230 kimsedir. İkincisi ise kendi zâtından kurtularak Hakk’ın Zât’ında ifnâ-i vücûd etmiş ve Hakk’ın da artık kendi zâtının yerini almış olduğu (yâni Zât Evliyâsı denilen)231 kimsedir.

Birincisi, “Hakk’ın onun işiten kulağı, gören gözü ilh… olduğunu söylediğimizde îmâ ettiğimiz kimsedir. Böyle bir insân kendi sıfatlarıyla icrâi faaliyet eyleyen ve kendi (tabiî) perdeleriyle (yâni beşerî sıfatlarının perdeleriyle) perdeli kalan diğer (olağan) müminlere oranla, Hakk’a daha yakındır. Bunun Allah’a yakınlığı “nâfile amellerin yakınlığı” (kurbü-n nevâfil) diye tasvîr olunur. Bununla beraber, onun “gölge”si yâni nefsinden başka bir şey olmayan izâfî vücûdu (varlığı) onda gene bâkîdir. Ve böyle bir insânda Hakk’ın tecellîsi de onun sıfatlarına uygun bir şekilde zuhur eder ve müşâhede edilir, çünkü “onun işiten kulağı”, ilh… deki şahıs zamîri “gölge” ile remzedilen özel varlığa işâret etmektedir.

Bu yakınlıkdan daha da yakın olan ikinci mertebenin temsil ettiği “farz amellerin yakınlığı” (kurbü-l ferâiz)’dir. Bu kategoriden bir insân zâtıyla birlikte Hakk’da tamâmen ifnâ-i vücûd ederek Hakk’da beka bulmuş olan birisidir. Bu, onun aracılığıyla Hakk’ın duyup gördüğü kimsedir. Şu hâlde böyle bir insân Hakk’ın kulağı ve Hakk’ın gözü olur. Yalnız bu değil, o aynı zamanda Hakk’ın Sûreti’dir de! Allah’ın: “..attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı..” (VIII/17) meâlindeki kelâmı da işte böyle bir kimseye işâret etmektedir.

Böylelikle âşikâr olmaktadır ki her ne kadar iki kategori de kendilerini Hakk’da idrâk eden insânlar ise de “gölge”nin yâni beşerî varlığın birincisinde sağlam bir biçimde kaim olması ve böyle bir kimsenin gözünde Hakk ile âlemin biribirlerine zıt durumda olmaları bakımından birincisi ikincisinin altındadır. Bu, Şeriat’ın görüş açısını temsil etmektedir.

Ve bu da açıkça göstermektedir ki âlem, her ne kadar bütün olgunluğuyla Hakk’ın tecellîgâhı olan bir “mükemmel sûret” ise de gene de zarûrî olarak Hakk’dan bir derece aşağıdadır. Çünkü Hakk’ın esâsında âleme ihtiyacı olmamasına karşılık, Hakk’ın “gölge”si olarak âlem her an O’na muhtaçtır ve O’na temelden bağlıdır.

Nasıl ki “…ancak, erkeklerin kadınlardan bir üstün dereceleri vardır…”(II/229) meâlindeki İlâhî Kelâm’a uygun olarak kadın erkekden bir derece aşağı ise (Allah’ın) sûretinde yaratılmış olan da, mertebe itibâriyle, onu Kendi Sûreti’nde vücûda getirmiş olandan daha aşağıdır. Onun Allah’ın Sûreti’nde olmuş olması onu Hâlik’inden daha aşağı bir derecede olmakdan kurtamaz. Ve mahlûkattan kendisini tefrik ettiren gerçek yücelik dolayısıyla da O bütün âlemlerden ganî olup Fâil-i Evvel’dir. Hâlbuki “Sûret” ancak ikinci kademeden bir fâil olup yalnızca Hakk’a mahsûs olan kıdeme sâhip değildir232.

* * *

231 Çevirenin notu.

232 Fusûs, s. 273/219/454/IV-352.

210 Fusûs, s. 113/101/139/II-234.

211 Kaşânî’nin dediği gibi: fil urfü-l amm; bk. Kaşânî, Fusûs Şerhi, s.113.

212 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 113-114.

213 Çevirenin notu.

214 Fusûs, s. 114/102/140/II-236.

215 Afîfî, Fusûs şerhi, s. 108.

216 Fusûs, s. 114/102/140/II-236.

217 Önceden öğrendiğimiz vechile Gayb’ın kendini ezelî a’yân-ı sâbitede böyle karanlık ve siyah olarak tecellî ettirmesi Bâtın isminin kuvveti sonucudur.

218 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 114.

219 Fusûs, s. 114/102/140/II-238.

220 Fusûs, s. 114/102/140-141/II-237 ilâ 240.

221 Fusûs, s. 114/102/141/II-241 ve 242.

222 Fusûs, s. 116/102/142/II-242.

223 Fusûs, s. 117/103/143/II-245.

224 Fusûs, s. 117/103/143/II-245.

225 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 117.

226 Fusûs, s. 118/103-104/144/II-246 ilâ 248.

227 Kaşânî diyor ki (s.103): Hakk Emîr Âleminde (yâni mânevî âlemde) saf Rûh’larda ve cisimsiz Akıl’larda tecellî ettiğinde tecellîsi nûr mâhiyetindedir, çünkü Hakk’ın bu sırf rûhânî bölgede tecellî eden sûretlerı nûrdan bir “gölge”dir. Bu “gölge” saydam olup herhangi bir koyuluk arzetmez. Fakat renkli bir camdan geçen nûr misâli cismânî mâhiyet boyasıyla boyanmış bir nefs sûretinde zâhir olan Hakk’ın da bir remzidir (sembolüdür). Bizâtihî cismânî olmasına rağmen nefs-i nâtıka cismânî unsurlarla bulanık ve renkli olur.

228 Bu bir Hadîs-i Kudsî’ye göre yâni Allah’ın birinci şahıs olarak konuştuğu bir hadîse işâret etmektedir: “Mümin Ben onu sevinceye kadar nâfile ibâdetlerden vaz geçmez. Ve onu sevdiğim zaman da Ben onun işiten kulağı, gören gözü, v.s…. olurum”.

229 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s.103.

230 Çevirenin notu.

231 Çevirenin notu.

232 Fusûs, s. 273/219/454/IV-352.