Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve “güzel koku”nun ve onu “kadın”dan sonra söylemesinin hikmetine gelince, kadında var etme kokuları olduğundan dolayıdır. Çünkü “Kokuların en güzeli, sevgilinin sarılmasıdır”. Diğer sözler de böyle dediler. Ne zamanki Resûl, asâleten kul olarak hálk olundu, aslâ başını efendiliğe kaldırmadı. Belki edilgen olmasıyla berâber, secde edici ve kıyamda durucu olarak kulluktan vazgeçmedi. Hattâ Allah Teâlâ ondan var ettiğini var eyledi. Şimdi ona fâil oluş rütbesini ve tertemiz esintiler olan nefesler âleminde te’sîri verdi. Bundan dolayı ona “güzel koku” sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, ya’nî güzel kokuyu, söylemde kadından sonra söyledi. Böyle olunca Hakk’ın “Refîud derecâti zül arş” ya’nî “Dereceleri yükseltendir; arşın sâhibidir” (Mü’min, 40/15) sözünde, Hak için olan derecelere riâyet etti. Çünkü onun üzerine, onun istivâsı Rahmân ismiyledir. Şu halde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine Arş’ın ihâtası olsun da, o kimseye ilâhî rahmet isâbet etmesin. O da Allah Teâlâ’nın “ve rahmetî vesiat külle şey’in” ya’nî “ve rahmetim herşeyi kaplamıştır” (A’râf, 7/156) sözüdür. Ve Arş her şeye kapsamdır ve istivâ eden Rahmân’dır. Şimdi âlemde, onun hakîkati ile rahmetin sirâyet etmesi gerçekleşir. Nitekim biz onu bu kitâbta ve Fütûhât-ı Mekkîyye’de beyân ettik (20).

Ve güzel kokuların Resûl (a.s.)’a sevdirilmesi ve “güzel koku”yu Resûl (a.s.)’ın “kadın”dan sonra söylemesi, şu hikmete dayanmaktadır ki, kadında var etme kokuları vardır. Çünkü beşer türünün doğduğu mahal kadındır. Fakat kadın, erkeğin temâsından etkilenerek çocuk doğurur. Bundan dolayı kadın, edilgenlik mahallidir. Oysa fiilin fâile bağlanması daha tamdır.

Var etme işinin fâile bağlanması kuvvetli ve edilgene bağlanması zayıf olduğu için Hz. Şeyh (r.a.) bu zayıf bağlantıya işâreten, “kadında var etme kokuları vardır” buyurdu. İşte bu var etme kokusu, güzel kokularla ilgili olduğundan, Resûl (a.s.)’a güzel kokular Hak tarafından sevdirildi. Ve Resûl (a.s) hadîs-i şerîfinde “güzel koku”yu, “kadın”dan sonra söyledi. Hattâ meşhûr sözde “Kokuların en güzeli, sevgilinin sarılmasıdır” derler. Çünkü kişi sevdiğine kavuşunca boynuna sarılır ve onu koklar. Ve sevgilisinin kokusunu hiçbir kokuya tercîh etmez.

Ne zamanki (S.a.v.) Efendimiz, bütün taayyünlerin kaynağı olarak hálk olundu ki, Hakk’ın ilk taayyün mertebesidir ve bu mertebe ilâhî tasarruflar için edilgenlik mahallidir ve asâleten sâdece kulluk mertebesidir. İşte (S.a.v.) Efendimiz kaynak olmaklıkla vasıflanmış iken aslâ başını efendiliğe kaldırmadı. Ya’nî en büyük halîfelik ile tahakkuk etmiş iken tasarrufa meyletmedi. Belki ilâhî tasarruflardan etkilenmekle berâber, edeben ulûhiyyet ya’nî ilâhlık hazretinde secde edici ve rubûbiyyet ya’nî rabblık kapısında kıyâmda durarak, aslâ ubûdiyyetten ya’nî kulluktan vazgeçmedi.

Nihâyet Allah Teâlâ hazretleri bu hakîkat-i muhammediyyeden ve ilk taayyünden bütün varlıkları var etti ve vücûda getirdi. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: “Hakîkatte Allah Teâlâ aklı hálk ettiğinde ona “Gel” dedi, geldi. Daha sonra “Git” dedi, gitti. Buyurdu ki: İzzet’im ve Celâl’im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle sevap kazanılmış ve seninle azâblandırılmış kılayım” Ve “akıl”dan kasıt “Allah Teâlâ ilk önce benim aklımı hálk etti” hadîs-i şerîfi gereğince muhammedî (s.a.v.) rûhtur.

Şimdi hakîkat-i muhammediyye bütün taayyünleri ihâta etmiş ve bütünsellikle vasıflanmış oluşu yönüyle bu ilk taayyün mertebesinin altında bulunan bütün mertebelerde kendisine Hak tarafından fâil oluşluk ve tertemiz esintiler olan nefesler âleminde te’sîr verildi. “Nefesler âlemi”nden kasıt rûhlar âlemidir ki, vücûdda nefesleriyle te’sir edicidir.

Ve “tertemiz nefesler”den kasıt da, varlıksal tertemiz kokulardır. Çünkü rûhlar kesîf olan şehâdet mertebesindeki mevcûtların kaynağıdır. Mevcûtların sûretleri ondan evvel ilâhî ilim mertebesinde sâbittir. Rûhlar ilim mertebesi ile şehâdet mertebesi arasında olduğu için kendilerinin altında olan varlıksal mertebelerde nefesleriyle te’sirli olurlar ve ezelî ilmî ayn’lar için varlıksal kokular oluşları yönüyle, “tertemiz esintiler” vasfıyla vasıflanmışlardır.

Bundan dolayı var etme esintileri, rahmânî rûha âit nefeslerdir; ve esintiler tertemiz kokulardır.

Şimdi nefesler âlemi şehâdet mertebesinde kadın menzilesindedir. Kadında var etme kokuları mevcût olduğu gibi, nefesler âleminde de varlık kokuları vardır. Çünkü şehâdetsel vücûdda hâsıl olan şey, ancak nefesler âlemi sebebiyledir. Bundan dolayı Resûl (a.s.)’a “kadın” gibi “güzel kokular” da sevdirildi.

Ve güzel kokular araz olup, kendisi ile kâim bulunduğu cevherin vücûdundan daha sonra olduğu için, Resûl (a.s.) “güzel koku”yu, “kadın”dan sonra söyledi. Şimdi hadîs-i şerîflerinde önce kadını ve sonra güzel kokuyu söylemekle, Hak Teâlâ hazretlerinin “Hak dereceleri yükseltendir; Arş’ın sâhibidir” (Mü’min, 40/15) sözünde Hak için sâbit olan derecelere riâyet buyurdu.

Çünkü Hak Teâlâ bir çok muhtelif derecelerde açığa çıktı. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm’de “refîu’d derece ya’nî derece yükselten” demeyip “Refîu’d-derecât ya’nî dereceleri yükselten” dedi. Ve her bir derece bir ilâhî görünme yerini gerektirdi. Ve Hakk’a o derecede ibâdet olundu. Ve kendisinde Hakk’a ibâdet olunan görünme yerlerinin en büyüğü ve a’lâsı “hevâ”dır. Bu bahsin ayrıntısı Hârûn Fassı’nda geçti. Bundan dolayı (S.a.v.) Efendimiz, bu hadîs-i şerîflerinde ilâhî görünme yerlerini gerektiren derecelere riâyet buyurdu.

Şimdi derecelerin ilk olanı akl-ı evvel ya’nî ilk akıldır ki, hakîkî Âdem’dir. Ve ikincisi küllî nefsdir ki, Havvâ’dır. Eril olan ilk akıl, dişil olan Hakk’ın zâtı ile küllî nefs arasında olmuştur. Şu halde, (S.a.v.) Efendimiz, ilk akıl mertebesinden, vücûd mertebelerinin nihâyeti olan cisimsel insânî mertebeye varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa hepsine işaret ile riâyet buyurmuş oldu.

Ve Hak Teâlâ Arş’ın sâhibidir. Çünkü Hak, “Rahmân” ismi ile Arş üzerine istivâ etmiştir. Bundan dolayı üzerine Arş’ın ihâtası olup da kendisine ilâhî rahmet isâbet etmemiş olan bir kimse kalmadı. Ve ilâhî rahmetin bu genelliği Hak Teâlâ’nın “ve rahmetî vesiat külle şey’in” ya’nî “ve rahmetim herşeyi kaplamıştır” (A’râf, 7/156) sözüyle sâbittir.

Ve rahmânî Arş her şeyi ihâta etmiştir ve Arş üzerine istivâ eden, Rahmân ismidir. Bundan dolayı Rahmân isminin hakîkati ile âlemde rahmetin sirâyet etmesi gerçekleşir. Nitekim, bu konu Fusûsu’l-Hikem’in çeşitli yerlerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye’de beyân olunmuştur. Ya’nî Süleymân Fassı ve Şuayb Fassı ve Zekerîyyâ Fassı’nda ve Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 558. bölümünde ayrıntılı olarak îzâh edilmiştir. Burada özet olarak beyânı şudur ki: Rahmet dört asıl üzerine dayalıdır:

  1. Zâtî genel rahmettir. Bu rahmet, Hakk’ın kendi zâtına tecellîsi indinde, ahadiyyet zâtında gizli olan bütün isimlere ilmî sûretler bahşeder. Bundan dolayı bütün isimlere genel olur.
  2. Zâtî özel rahmettir. Bu rahmet de, Hakk’ın kendi isimlerinden ba’zılarına muhabbetinin eserlerinden olan ezelî inâyetidir. Nitekim zâtî genel rahmet ile ilâhî ilimde peydâ olan ba’zı isimlerin sûretleri nebîlikle ve îmân ile sâbitlik bulmuştur. Ve onlar nebîlerin aleyhimü’s-selâmın ve onlara tâbi’ bulunan mü’minlerin dereceleri üzere olan sâbit ayn’lardır.
  3. Sıfatsal genel rahmettir. Bu rahmet, zâtî genel rahmet hükmünün şehâdet hazretinde açığa çıkmasını gerektirir.
  4. Sıfatsal özel rahmettir. Bu rahmet de, zâtî özel rahmet hükmünün aynı şekilde şehâdet hazretinde açığa çıkarılmasından ibârettir.

Şimdi Hakk’ın rahmeti her şeye kapsamdır denildiği zaman, ilâhî isimler de “her şey” ta’bîri altına dâhil olur. Çünkü ilâhî isimler de “eşyâ”dandır; ve ilâhî isimler Rahmân isminin hakîkati olan bir olan ayn’a dönüktür. Ve Rahmân ismi, toplayıcı isimdir. Bundan dolayı Allâh’ın rahmetinin kapsam olduğu en evvelki şey, zâtî rahmet ile sıfatsal rahmeti vücûda getiren o bir olan ayn’ın şey oluşudur. Çünkü ilâhî hazret bütün sıfatlar ve isimler ile zâttan ibâret olduğundan isimlere ve sıfatlara göre “toplanmışlığın küllü” olan bir olan ayn’dır. Ve bu “toplanmışlığın küllü” o bir olan ayn’ın şey oluşudur.

Ve Rahmân ismi, bütün isimleri ihâta etmiş oluşu yönüyle, bu bir olan ayn, bu Rahmân isminin hakîkati olur. Ve vücûd Arş’ı üzerine istivâ edici olan Rahmân’dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur “Er rahmânu alel arşistevâ” ya’nî “Rahmân Arş’ın üzerine istivâ etti” (Tâhâ, 20/5). Ve bu vücûd Arş’ı, Hakk’ın rahmânî nefesi ile nefeslendirdiği hakîkat-i muhammediyyedir ki, bütün rûhânî ve cismânî hakîkatleri toplamıştır.

Şu halde, bu vücûd Arş’ının kapsamı altında olup da kendisine rahmet isâbet etmemiş olan hiç bir şey yoktur. Hattâ bu rahmette İblîs bile dâhildir. Çünkü mevcût olmuştur ve her mevcût olan, rahmet edilmiştir. Şu kadar ki bu rahmet, zâtî genel rahmettir.

Muhakkak Hak Teâlâ kokuyu, bu nikâhsal birliktelikte, Ayşe (r.a)’nin temize çıkması hakkında kıldı. Bundan dolayı “Kötü kadınlar kötü erkeklere ve kötü erkekler kötü kadınlara ve iyi kadınlar iyi erkeklere ve iyi erkekler iyi kadınlara mahsûstur. Onlar dedikleri şeyden berîdirler” (Nûr, 24/26) buyurdu. Şimdi onların kokularını tertemiz kıldı.

Çünkü söz nefestir ve o, kokunun aynıdır. Böyle olunca söyleme sûretinde onunla gözüktüğü şeyin gereği üzere iyi ve kötü ile çıkar. Şimdi ilâhî nefes oluşu yönünden hepsi iyidir. Ve övülmüş ve zemmedilmiş oluşu yönünden, o iyi ve kötüdür. Bundan dolayı sarımsak hakkında: “O, bir bitkidir ki, ben onun kokusunu kötü görürüm” buyurdu ve “Ben onu kötü görürüm” demedi. Böyle olunca “ayn” kötü kılınmaz ve belki ondan açığa çıkan şey kötü kılınır. Ve kötü görme, bundan dolayı ya örf dolayısıyladır ya tabîata uygun olmamasıyladır; yâhut gâye ile veyâ şerîat hükümleri ile veyâ istenen kemâldeki noksanlık iledir. Ve bizim bahsettiğimiz şeyin dışında olmuş değildir (21).

Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri “güzel koku”yu erkek ile kadın arasında olan bu şehâdetsel nikâhta mü’minlerin annesi Hz. Ayşe (r.a)nın temize çıkması hakkında kullanarak buyurdu: “El habîsâtü lil habîsîne vel habîsûne lil habîsâti, vet tayyibâtü lit tayyibîne vet tayyibûne lit tayyibât” ya’nî “Kötü kadınlar kötü erkeklere ve kötü erkekler kötü kadınlara ve iyi kadınlar iyi erkeklere ve iyi erkekler iyi kadınlara mahsûstur. Onlar dedikleri şeyden berîdirler” (Nûr, 24/26) âyet-i kerîmesini indirdi.

Ve cenâb-ı Ayşe (r.anhâ)ya kötü zanda bulunan, zâlimlere karşı temiz olan Hz. Ayşe’nin temiz olan Resûl (s.a.v.)’e mahsûs olduğunu beyân etti. Ve bu temize çıkarmayı “ülâike müberraûne mimmâ yekûlûne” ya’nî “Onlar dedikleri şeyden berîdirler” (Nûr, 24/26) sözüyle bütün temiz eşlere kapsam kıldı. Bundan dolayı temiz olanların güzel kokularını, ya’nî sözlerini temiz kıldı. Çünkü temiz olan kimseler, temiz kelime, ya’nî doğru söz söylerler.

Ve fenâ olan kimseler ise fenâ kelime ya’nî yalan söz söylerler. Ve bu âyet-i kerîme ile sâbit olur ki, mü’minlerin annesi Ayşe (r.anhâ) aleyhinde her ne sûretle olursa olsun onu kötüleyenler fenâdır. Çünkü o temizdir ve temiz olan Resûl’e mahsûstur. Ve onun hakkında kötü söz söyleyenlerin kendileri kötüdür. Çünkü kötü söz kötü olan kimselere mahsustur.

Şimdi Hak Teâlâ iyi olanların sözlerini, ki onların güzel kokularıdır, iyi kıldı. Çünkü söz nefestir ve nefes ise, kokunun aynıdır. Bundan dolayı nefes, söyleme şeklinde çıktığı zaman, iyi olan kimseden iyi ve kötü olan kimseden de, kötü olarak çıkar. Fakat nefes aslında hû’-i ilâhî, ya’nî ilâhî nefes olması i’tibârı ile onun hepsi iyidir. Ancak teneffüs edenin hâline göre övülmüş ve zemmedilmiş olur. Ve övülmüş olduğu zaman iyi ve zemmedilmiş olduğu zaman da kötü denir.

Bundan dolayı nefesin övülmesi ve zemmedilmesi, mahallin hallerine bağlı olan bir esastan ibârettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz sarımsak hakkında: “Ben onu kötü görürüm” demeyip “O bir bitkidir ki, ben onun kokusunu kötü görürüm” buyurdu. Böyle olunca bir şeyin “ayn”ını ve zâtını kötü kılmak câiz değildir. Belki onun “ayn”ından açığa çıkan şey kötü kılınır. Çünkü koku o ayn’ın vücûduyla kâim olan bir arazdır.

Ve (S.a.v.) Efendimiz “Sarımsağın kokusunu ben kötü görürüm” buyurarak, kötü görmeyi nefîs nefslerine bağladığı için, kötü görmenin göreceli bir iş olduğu anlaşıldı.

İşte bu sebeple kötü görme ya örf dolayısıyla olur; ya’nî bir şey bir kavmin örfünde kötü olur ve diğer bir kavmin örfünde kötü olmaz. Örneğin Çinliler yumurtayı koktuktan sonra yerler. Diğer milletler indinde kokmuş yumurta kötüdür. Veyahut kötü görme tabîata uygun gelmemesinden dolayı olur. Örneğin ba’zı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden tiksinip aslâ ağızlarına koymazlar. Ve aynı şekilde tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nâhoş gelir.

Veyâhut kötü görme bir kimsenin gâyesine uygun gelmediği için olur. Örneğin kötü ahlâk ile vasıflanmış olan bir kimseye, güzel ahlâk ile ilgili söz söylense, bu sözler onun gâyesine uygun olmadığı için, kötü görüp yine kendi bildiğini yapar. Oysa bu sözler, güzel ahlâk ile vasıflanmak isteğinde olan kimselere uygun gelir. Veyâhut kötü görmek, şerîat hükümlerine aykırı olmaktan dolayı olur. Oysa bir şerîatta kötü olan bir şey, diğer bir şerîatta kötü değildir.

Veyâhut bu kötü görme, bir şeyde aranılan kemâlin, o şeyde noksan olmasıyla olur. Örneğin güzel kokusu olan bir kâğıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu gidince, artık cepte taşımayı fenâ görüp atarlar. Sonuç olarak kötü görme, bu beş sebep altında olur. Vücûdda bu bahsedilen sebeplerden başka altıncı bir sebep yoktur. Bundan dolayı kâinâtta bir yönden zemmedilmiş olan şey diğer yönden övülmüştür.

Ne zamanki iş, bizim bu yazdığımız gibi, kötüye ve iyiye ayrıldı, ona kötü değil, iyi sevdirildi. Ve bu maddesel oluşumda kokuşmuşluk olduğu için melekleri kötü kokular ile ezâ duymaklıkla vasfetti. Çünkü o kokusu kötü, ya’nî kokmuş kuru balçıktan mahlûktur. Bundan dolayı melekler bizzât onu kötü görür. Nitekim pislik böceğinin mizâcı, gül kokusu ile rahatsız olur; oysa o güzel kokudur. Böyle olunca gül kokusu, pislik böceğinin indinde, güzel koku değildir. Ve ma’nâ ve sûret olarak bu mizâcın benzeri üzerine olan kimse, hakkı işittiği zaman, ona zarar verir ve bâtıl ile mutlu olur. Ve o da, Hak Teâlâ’nın “vellezîne âmenû bil bâtılı ve keferû billâhi” ya’nî “”Şunlar ki bâtıla inandılar ve Allah Teâlâ’ya kâfir oldular” (Ankebût, 29/52) sözüdür. Ve onları hüsrân ile vasfetti. Bundan dolayı “ulâike hümül hâsirûn” ya’nî “İşte onlar (nefîslerine hüsrân ve ziyân eden) hüsrâna uğrayanlardır” (Ankebût, 29/52) buyurdu. Çünkü iyiyi kötüden ayırt etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).

Ya’nî yukarıda anlatıldığı üzere vücûd işi, kötü ve iyi kısımlarına ayrıldığında, (S.a.v.) Efendimiz’e vücûd işinin bu iki kısmından kötü olan değil, iyi olan sevdirildi. Ve bu maddesel oluşumda kokuşmuşluk mevcût olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri kötü kokular ile ezâ duymalarıyla vasfetti. Çünkü Âdem’in madde bedeni, kokmuş kara topraktan oluşmuş kuru balçıktan hálk edilmiştir. Bundan dolayı melekler bizzât bu maddesel oluşumda olan kokuşmuşluğu kötü görürler. Çünkü meleklerin oluşumu, nurânî oluşumdur. Bunun için bir mü’minin, melâike-i kirâmın tiksinme sebebi olmamak üzere madde bedenini ve giysilerini temiz tutmak ve dâimâ abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmesi lâzımdır.

Ve melekler nasıl kötü kokulardan ezâ duyarlarsa, pislik böceği de onların tersine olarak, gül kokusu ile rahatsız olur. Oysa gül kokusu, güzel kokulardandır. Bundan dolayı pislik böceği, mâdemki bundan rahatsız oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma’nâ ve sûret olarak mizâcı, pislik böceğinin mizâcına benzeyen kimse, hakkı dinlediği zaman, ondan rahatsız olur ve ezâ duyar; ve bâtıl ile mutlu olur.

Haktan ezâ duyan ve bâtıldan mutlu olan kimseler hakkında Hak “vellezîne âmenû bil bâtılı ve keferû billâhi” (Ankebût, 29/52) ya’nî “Şunlar ki bâtıla inandılar ve Allah Teâlâ’ya kâfir oldular” buyurdu. Ve onları hüsrân ile vasfederek “ulâike hümül hâsirûn” (Ankebût, 29/52) ya’nî “İşte onlar, (nefîslerine hüsrân ve ziyân eden) hüsranda olanlardır” dedi. Çünkü iyiyi kötüden ayırt edemeyen kimsenin idrâki yoktur.

Tercüme “Benlik müptelâsı olan kimse, gerçeği sahteden ayırt etmez bir şaşkındır. Uyanık ol, her ne kadar o ma’nevî ise de ondan kaç! Neşv ü nemâsı olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar kesin biliyorum diye iddiâ ederse de, şüphe içindedir. Eğer böyle bir kimse, halkın gözünde mutlak zekî ise de, mâdemki onun bu ayırt ediciliği yoktur, o kimse ahmaktır.”

Şimdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak iyi olan sevdirildi. Oysa vücûdda ancak o vâkı’dir. Ve âlemde bir mizâc mevcût olsun ki, her şeyden ancak iyiyi bulsun ve kötüyü bilmesin, düşünülebilir mi, yoksa düşünülemez mi? Biz, bu olmaz deriz. Çünkü biz kendisinden âlem olan asılda, onu bulmadık ve o Hak’tır. Şimdi biz O’nu kötü görür ve muhabbet eder bulduk. Oysa “kötü”, ancak kötü kılınan ve “iyi” ancak sevilen şeydir. Ve âlem Hakk’ın sıfatları üzerinedir. İnsan ise, iki sûret üzerinedir. Bundan dolayı âlemde, her şeyden sâdece bir husûsu idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki zevk ile ya’nî bizzât hakîkatini yaşayıp idrâk ile kötü ve zevk olmaksızın iyi olduğunu bilmekle berâber, kötüden iyi olanı idrâk eden bir mizâc bulunur. Böyle olunca ondan iyi olanın idrâki, onun kötülüğünü algılamaktan yana onu alıkoyar. Bu az gerçekleşir. Fakat âlemden, ya’nî varlıktan, kötülüğün kaldırılması kesinlikle geçerli değildir. Ve iyide ve kötüde Allâh’ın rahmeti vardır. Ve kötü kendi nefsi indinde iyidir ve iyi olan şey onun indinde kötüdür. Bundan dolayı vücûdda, bir yönle mizâclardan bir mizac hakkında kötü olmayan bir şey yoktur. Ve tersi ile de böyledir (23).

Ya’nî mâdemki vücûdda “iyi” ve “kötü” bağıntıları vardır ve bu iki bağıntının ayrı ayrı erbâbı mevcûttur, şu halde (S.a.v.) Efendimiz’e ancak her şeyden iyi olan sevdirildi. Çünkü (S.a.v) Efendimiz’in rûh olarak ve madde beden olarak, iyi oluşu yönüyle, vücûdda olan bu iki bağıntıdan ancak iyiye muhabbet edeceği tabîîdir.

Esâsen iyi ve kötü bağıntıları varlıksal ayn’lara bağlanışı yönüyle, mutlak vücûdun bu kesîf mertebesinden bakış kaldırılıp, hakîkate döndürüldüğünde, bu bağıntılar ortadan kalkar. Bundan dolayı bu bağıntılar kesîflik âleminde sâbittir. Ve bu âlemden kötülük bağıntısı kalkamaz.

Eğer sorulursa ki, âlemde, her şeyde iyiden başka bir şey görmeyen ve kötü nedir bilmeyen bir mizâc düşünülebilir mi, düşünülemez mi? Biz cevâben deriz ki, böyle bir mizâc düşünülemez. Çünkü âlem kendisinden açığa çıkan asılda, ya’nî Hak’ta, biz onu görmedik. Bundan dolayı biz Hakk’ı, kötü görür ve muhabbet eder bir halde bulduk.

Fakat Hakk’ın kötü görmesi ve muhabbet etmesi toplayıcılık makâmına göre değil, belki görünme yerleri hakkındadır. Çünkü Hak, her bir şeyin vücûduna muhabbet edip, onu irâde buyurmuş ve vücûda getirmiştir. Burada vücûda getirme, iyi ve kötüyü içine almaktadır.

Ve kötü görme ise âleme mensûp sıfatlardandır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur “ve men yuşâkıkıllâhe ve resûlehu…” ya’nî “Kim Allah’a ve Resûl’üne karşı gelirse…” (Enfâl, 8/13) ve “Allâhu yestehziu bihim” ya’nî “Allah da onlarla alay eder” (Bakara, 2/15) ve “Ve mekerû ve mekarallâhu” ya’nî “Ve onlar hîle yaptılar. Allah da (onlara) hîle yaptı” (Âl-i İmrân, 3/54) ve “karşı gelme” ve “alay” ve “hîle” bu kesîflik âleminde ortaya çıkan işlerdendir; ve Hak bunları kötü görür.

Ve aynı şekilde Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: “Vallâhu yuhibbül muhsinîn” ya’nî “Ve Allah ihsân edenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/134) ve “innallâhe yuhibbül mütevekkilîn” ya’nî “Muhakkak Allah tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/159) ve “innallâhe yuhibbül müttekîn” ya’nî “Muhakkak Allah sakınanları sever” (Tevbe, 9/4). Ve “ihsân” ve “tevekkül” ve “sakınma” aynı şekilde bu âlemde ortaya çıkan sıfatlardandır.

Oysa kötü olan şey, ancak kötü kılınan ve iyi olan şey de, ancak sevilen şeydir. Bundan dolayı âlemde mevcût olan sıfatlardan ba’zıları kötü ve ba’zıları iyidir. Ve kötü ba’zı mizâca göre iyi ve iyi de ba’zı mizâca göre kötüdür. Ve âlem Hakk’ın sıfatları üzerinedir.

Hak bütün işleri toplamış olduğu gibi âlem de toplanmıştır. İnsan ise Hakk’ın ve âlemin sûreti üzerine mahlûktur. Hakk’ın sûreti üzerine olması dolayısıyla bütün ilâhî sıfatların görünme yeridir. Ve âlemin sûreti üzerine olması dolayısıyla da kötüyü ve iyiyi toplamıştır.

Bundan dolayı âlemde her şeyden sâdece bir husûsu, ya’nî yâ tam olarak iyiyi veyâhut tam olarak kötüyü idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki âlemde, kötü olan şeyden, iyiyi idrâk eden veyâhut bir şeyin kötü olduğunu bilmekle berâber o şeyin zevk ile ya’nî bizzat hakîkatini yaşayarak kötü ve zevk olmaksızın iyi olduğunu idrâk eden bir mizâc bulunur. Şu halde kötü olan şeyden iyiyi idrâk eden mizâc, o şeyin kötülüğü ile meşgûl olmaz. İyinin idrâki, o şeyin kötülüğü idrâk etmekten o mizâcı alıkoyar.

Örneğin yenilmesi zararlı ve görünüşü güzel olan bir bitki, zevk ile ya’nî yemekle kötüdür ve zevkin olmayışı ile ya’nî yememekle iyidir. Onun güzl görünüşü ile zihin meşgûl olduğu zaman, kötülüğünü idrâk ile meşgûl değildir. Nitekim şeyhlerden bir mübârek zât mürîdleriyle berâber giderken yolda bir leş görürler.

Cenâb-ı şeyh “Şu hayvanın ne kadar beyâz ve güzel inci gibi dişleri vardır” buyurur. Oysa leş kötüdür. Cenâb-ı şeyh bu kötüde iyiyi idrâk etmiştir. Fakat bu mizâc âlemde az gerçekleşir. Çünkü mizâcın bütünsel kısmı tabîata uygun gelmeyen şeyi kötü ve uygun gelen şeyi iyi görür.

Ve örneğin yılan kötü bir hayvandır. Bununla berâber ba’zılarının cildi o kadar güzel bir renge sâhiptir ki, onun kötülüğünden bakış kaldırılırsa, tam bir zevk ile seyredilir. Fakat o hayvandan zarar görmeksizin onun cildinin güzelliğini seyredebilecek mizâc nâdirdir.

Bu îzâhlardan anlaşılıyor ki varlıktan ya’nî âlemden, kötülüğün bütünüyle kaldırılması geçerli değildir. Çünkü mizâclar muhteliftir. Birine uygun gelen şey, diğerine uygun gelmez. Ve uygun olan iyi ve uygun olmayan kötü olunca, elbette âlemden kötülüğün kaldırılması mümkün olmaz.

Ve kötü ve iyi olan şeylerde Allah’ın rahmeti sirâyet etmiştir. Çünkü her iki bağıntı da varlık âleminde mevcût olmuştur. Ve her mevcût olan şey ise, kendisine rahmet edilendir. Ve kötü kendi nefsi indinde iyidir. Ve iyi olan şey, o kötünün indinde kötüdür.

Örneğin insanın tükürüğü insana göre iyidir ve yılana göre zehir olduğundan onun indinde kötüdür. Ve aynı şekilde yılanın zehri, ona göre hayât sebebidir; fakat insana göre hayâtın kesilmesidir. Şu halde vücûdda, mizâclardan bir mizâc hakkında, bir yön ile kötü ve bir yön ile iyi olmayan bir şey yoktur. Böyle olunca varlıkta mutlak kötü ile mutlak iyi düşünülebilir değildir.