ALEM-İ SAĞİR (Mikrokozmos) OLAN İNSAN (III)

İnsân-ı Kâmil Hakk’ın Yeryüzü’ndeki ya da Varlık âlemindeki Halîfesi’dir. Bir münâsetle daha önce de bu kavrama değinilmişti. Bu alt-bölüm bu meselenin daha ayrıntılı ve daha yoğun bir biçimde incelenmesine tahsîs edilmiştir.

İnsân-ı Kâmil “Allah’ın Halîfesi” ünvânına “cem’ etme istîdâdı”ndan ötürü hak kazanmıştır. Daha önce birkaç kere değinilmiş olan bu hüküm halîfelik kavramının tahlîli için iyi bir zemin ve hareket noktası teşkil edecektir. Bütün âlemde yalnızca İnsân’ın “cem’ etme istîdâdı”na (cem’iyyet’e) sâhip olduğunu ifâde ettikten sonra, İbn Arabî şöyle devam etmektedir508:

Ve İblîs âlemden bir parça (cüz) olduğundan, ona cem’ etme istîdâdı verilmedi. Ve halîfelik, bundan ötürü (cem’ etme istîdâdı olan), Âdem’e verildi. Eğer Âdem halîfelikle yükümlü olduğu şeyde kendisini halîfe kılanın sûretiyle zâhir olamasaydı (asla) halîfe kılınmazdı.

Ve kezâ, eğer kendilerine halîfe kılınmış olduğu reâyâsının (tebaasının, idâresi altında bulunanların, kendisine müsahhar kılınmış olanların) taleb ettiklerinin tümü Âdem’de bulunmamış olsaydı onların üzerine (asla) halîfe kılınmazdı. Zîrâ Âdem’in halîfe kılınmış olduğu her şeyin dayanağı ancak gene Âdem’dir. Öyle olunca da ihtiyaç duyulan herşeyi karşılaması gerekir. Aksi hâlde (onlara tasarruf eden) bir halîfe olamazdı509.

Allah İnsân-ı Kâmil’in zâhirî sûretini âlemin hakîkatlarından ve sûretinden510, bâtınî sûretini de kendi Sûreti’nden inşâ ettiği içindir ki halîfelik yalnızca İnsân-ı Kâmil için gerçekleşti. Bunun içindir ki Allah, İnsân-ı Kâmil hakkında: “Ben onun işitme ve görme melekeleri olurum” dedi. Ama onun gözü ve kulağı olurum demedi. Şu hâlde (zâhir ve bâtın sûretler olan bu) iki sûretin arasında bir fark gözetti.

Ve bu, âlemde mevcûd olan her şey için de geçerlidir. Her varlık kendi hakîkatının gerektirdiği kadar Allah’ı(n vasıflarını) yansıtır. Bununla beraber Halîfe’deki cem’ etme yeteneği başka hiçbir varlıkta bulunmaz. Aslına bakılacak olursa o da halîfeliği sırf bu yeteneği dolayısıyla elde etmiştir.

İbn Arabî bir başka pasajda daha İnsân’ın hilkatindeki bu”cem’ etme yeteneği” dolayısıyla Allah’a halîfe oluşu meselesini mütâlâa etmektedir. Ama bu sefer meseleye bir başka açıdan yaklaşmaktadır511:

Şu hâlde o, ortaya çıkışı daha sonra gerçekleşmiş olan Ezelî İnsân’dır (Ezelî İnsân-ı Hâdis’tir). Ebedî olan bir daimî yenileniştir; ve (zâhiri de bâtını da hem) ayırdedici (ve hem de) cem’ edici bir Kelime’dir. Bundan dolayıdır ki âlem onun vücûd bulmasıyla tamâma erişmiştir. Böyle olunca, onun âleme olan nisbeti tıpkı yüzüğün (mühür yerine kullanılan) taşı gibidir. (Böylece İnsân-ı Kâmil) Pâdişâh’ın hazînelerini mühürlediği mührü mühür kılan yazı ve alâmetlerin mahalli oldu.

Bundan dolayıdır ki ona Halîfe512 ismi verildi. Çünkü mühürün (Pâdişâh’ın) hazîneleri(ni) koruması gibi (Pâdişâh’ın) halkını da O korur . Binâenaleyh Pâdişâh’ın mührü o hazînelerin üzerinde bulundukça onları açmaya kimse cesâret edemez. (O mühür) ancak Pâdişâh’ın izniyle açılır.

Böyle olunca Allah da âlemin korunması konusunda onu hâlîfe kıldı. Buna göre İnsân-ı Kâmil mevcûd olduğu sürece âlem hep korunmuş olacaktır. Görmez misin ki eğer İnsânı Kâmil Dünyâ hazînesinden ayrılıp gider de mühür de böylece bozulmuş olursa Hakk Teâlâ’nın burada saklayacağı bir şey kalmaz. İçinde ne varsa boşalır ve her şey biribirine karışır. Ve iş de (bunun sonunda) Âhiret’e intikal eder. Bu takdirde İnsân-ı Kâmil Âhiret hazînesi üzerine de ebedî olarak mührünü vurmuş olur.

Bütün Varlık âlemi ya da mükevvenât Allah’ın ve yalnızca Allah’ın “hazînesi”dir. Ve İnsân da Allah’ın bu hazîneyi korumak üzere hazînenin başına bizzât diktiği muhâfız ve vekîldir.

İnsân’ın bu mükevvenât nizâmı içindeki konumunu ifâde eden tek doğru ve isâbetli olan bu düşünce, İbn Arabî’ye göre, “Muhammed ümmeti”ne has bir düşüncedir.

Ümmetini tenzîh’e dâvet eden Nûh aleyhisselâm’ın aksine Hazret-i Muhammed ümmetini hem tenzîh’e ve hem de teşbîh’e dâvet etmiştir513. Bütün âlemin Allah’ın ve yalnızca Allah’ın mülkü olması hasebiyle Peygamber ümmetini tenzîh’e dâvet etmiştir. Fakat Allah’ın kendi mülkünü Halîfe’si olan İnsân’ın ellerine bizzât vermiş olmasından ötürü de bu mahlûk olan âlemdeki beşerî unsurun değerin ortaya çıkarmak için de ümmetini teşbîh’e dâvet etmiştir.

İnsân, bu vasfıyla, hazînenin gerçek sâhibi değil, “vekîli”dir514. Ve İnsân bu yüksek rütbesini bütün Varlık Âlemi’nde Hakk’ın bütün Esmâ’ü-l Hüsnâ’sının ve bütün Sıfatlarının tecellî ettiği tek varlık olmasına borçludur.

508 Fusûs, s. 23-24/55/22-23/I-165-169.

509 Gerçekten de bir halîfenin, kendisini o makama temsilcisi olarak tâyin edenin emirlerini ifâ edebilmesi için, onun irâdesinin ne olduğunu bilmesi gerekir. Şu hâlde eğer Allah’ın halîfesi O’nu bütün Sıfatları’yla birlikte tanımasaydı, Allah’ın emirlerini de ifâ edemezdi. (Kaşânî, s. 23)

510 Âlemde mevcûd ne varsa bu, İnsân’daki ona tekabül eden bir unsur tarafından da yansıtılır.

511 Fusûs, s. 13-14/50/10-11/I-130-134.

512 “Hakkedilmiş (kazınmış) mühür bütün İlâhî İsimler’in en Yücesi yâni bütün Esmâ’ü-l Hüsnâ’yı kapsayan Zât-ı İlâhî’dir. Bu mühür mühür yüzüğünün taşıyla remzedilen İnsân-ı Kâmil’in “kalbi” üzerine kazınmıştır. Şu hâlde İnsân-ı Kâmil bütün içindekilerle birlikte âlemin hazînesini korumakta ve hepsini de kurulu düzen içinde tutmaktadır.

 

İbn-i Arabi’nin Fususunda Anahtar Kavramlar

Toşihiko İzutsu
Çeviren: Ahmet Yüksel Özemre
www.ozemre.com