Bundan önceki alt-bölümün sonunda ârızî olarak kadının, tabîatı gereği, erkeğin bir derece altında bulunduğuna değinilmişti. Bununla beraber bu, İbn Arabî’nin kadının âlemin yaratılış sürecinde oynadığı rolü tâlî ya da önemsiz bir rolmüş gibi telâkkî etmekte olduğu anlamına alınmamalıdır. Aksine bütün yaratılış süreci, onun görüşüne göre, dişilik ilkesiyle yönetilmektedir.

İbn Arabî’nin bu mesele hakkındaki düşünce tarzının hareket noktası: “Bana sizin dünyânızdan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve gözümün nûru olan namaz” meâlindeki meşhûr hadîstir. Bu hadîsde İbn Arabî “üç” sayısının (gene üçlülük!) sayılan üç nesneden güzel koku anlamındaki tıyb kelimesinin müzekker (erkil) olmasına rağmen salâs şeklinde müennes (dişil) biçimde ifâde edilmiş olduğuna dikkati çekmektedir. Arapça dilbilgisine göre eğer sayılan nesneler arasında bir tâne bile müzekker kelime bulunsa sayılanların hepsi birden sanki müzekker imişler gibi muâmele görür ve söz konusu nesnelerin sayısı da (meselâ burada üç sayısı için müennes yâni dişil olan salâs kullanılacak yerde, dilbilgisi açısından daha doğru olan müzekker salâse kelimesinin kullanılmasının gerektiği gibi) müzekker biçimde kullanılır.

Fakat, İbn Arabî’ye göre, bu hadîsde Peygamber bilerek müennes biçim olan salâs kelimesini kullanmış bulunmaktadır; ve bunun da İbn Arabî’ye göre çok derin bir sembolik mânâsı vardır. Bu, yaratılışa katkıda bulunan bütün âmillerin müzekker olduklarını ve bütün yaratılma sürecine, aslında, dişilik ilkesinin (te’nîs’in) hâkim olduğunu telkîn etmektedir. İbn Arabî dikkatimizi bir erkeğin varlığa bürünmesi sürecine çekmektedir437:

Erkek iki müennes arasında tahakkuk eder. Bunlardan biri (Zât’ın isim olarak müennes olduğuna delâlet eden) te’nîs-i zât diğeri ise (gerçek müennes olan kadına delâlet eden) te’nîs-i hakîkî’dir.

Bütün Varlığın orijinal temeli olan Zât müennes bir isimdir. Bütün varlıkların sûretlerinin aracısız ontolojik temeli olan İlâhî Sıfatlar söz konusu olduğunda sıfat da müennes bir kelimedir. Allah’ın yaratıcı kudret’i de müennes bir kelimedir. Şu hâlde yaratılma sürecine hangi vechesinden yaklaşılırsa yaklaşılsın hep müennes bir isimle karşılaşılmaktadır.Yunan felsefesini idrâksizce izleyen felsefeciler Allah’ın bu âlemin varlığının sebebi (illet’i) olduğunu beyân ederler. İbn Arabî, bunun yanlış bir kanaat olmakla beraber, yaratılış hakkındaki bu yanlış kanaatte bile âlemin yaratılışındaki nihaî temel olarak gene de müennes bir ismin (illet’in) kullanılmış olmasının anlamlı olduğuna dikkati çekmektedir.

Bütün mesele Kaşânî tarafından daha ıskolâstik bir uslûb içinde şöyle incelenmektedir438:

Her şeyin nihaî temeline (ya da menşeine) Ana (arapçası: umm) denir, çünkü ana bütün dalların kendisinden çıktığı ağaç gövdesidir. Allah’ın: “Ey insanlar! Sizi tek bir nefs’den yaratan ve ondan da zevce’sini yaratan ve ikisinden de pekçok kadın ve erkekleri türeten Rabb’inizden sakının!…” (IV/1) dediği zaman konuyu nasıl tasvîr ettiğini görmüyor musun? Burada da gördüğün gibi (Âdem’in) “zevcesi” müennestir ama zevcesinin yaratılmış olduğu “nefs” de müennes bir kelimedir439. Tıpatıp aynı şekilde, artık üzerinde hiçbir şeyin bulunmadığı “menşe’lerin Menşe’i” de müennes bir kelime olan Hakîkat kelimesiyle ifâde edilir… Kezâ, İlâhî Cevher’i ifâde eden Ayn ve Zât kelimeleri de müennes kelimelerdir.

Şu hâlde, Hazret-i Peygamber’in kadını erkeğe üstün göstermedeki niyeti440 kendinden neşet eden her şeyin menşei ve kaynağı olmak bakımından kadının haiz olduğu özel öneme dikkati çekmekti. Ve bu, yalnızca Tabîat için değil fakat Hakîkat için de geçerlidir.

Gerçekte Hakîkat, mutlak fâ’il olmak hasebiyle, her şeyin Baba’sıdır (ebb’i- dir). Ama Hakîkat, (pasifliği, ya da arapçası infiâl’i dolayısıyla) kezâ Ana’dır da. Hakîkat, kendisini pasif bir nesne sûretinde izhâr ettiği sürece, pasif (münfail) olacağından ötürü kendi zâtında hem fiil ve hem de infiâl’i birlikte bulunmaktadır. Hakîkat’ın gerçek tabîatı taayyün ile lâ-taayyün’ün tevhîdini gerektirir441. Binâenaleyh Hakîkat, bir yandan, bütün taayyünler (tecellîler) aracılığıyla ta’yin edilmiş (tanımlanmış, belirginleşmiş) olmaktadır .

Diğer yandan da her türlü taayyünün üstünde (müteâl, erişilmez olarak) kalmaktadır. Şimdî, ilk taayyünle442 belirginleştiği zaman Hakîkat, “fiil” ile “infiâl” (aktiflik ile pasiflik) arasında, “zâhirî” tecellîler ile “bâtınî” tecellîler arasında mükemmel bir mîzan ve denge gerektiren Zât-ı Vâhid olur. Ve bu Hakîkat her bir sûrette Bâtın olması itibâriyle “Fâil”, fakat Zâhir olması itibâriyle de “Münfail” olur443.

Hakk’ın kendinden kendine tecellîsi olarak seyelân eden Taayyün-i Evvel Zât’ın mutlak ve taayyün etmemiş olduğu keyfiyetini te’yid eder çünkü lâ-taayyünün, zorunlu olarak, Hakk’ın bizâtihî tecellîsinin (taayyün-i bi zâti-hi’nin) önünde olması gerekir. Benzer şekilde, Hakîkat olarak Hakîkat her bir belirginleşmiş varlıkta kuvveden fiile çıktığı vakit O’nun bu taayyününün lâ-taayyünün ardından zuhûr etmesi de zarûrîdir. Bundan başka, hâl-i hâzır sınırlılığı hakkındaki bütün mülâhazalar gözardı edildiğinde her bir taayyün etmiş varlık kendi hakîkatı açısından göz önüne alındığı zaman Hakk’dan gayrı değildir.

Taayyün etmiş bir varlık, bu anlamda, (kendinde hâzır ve nâzır olan) Hakk’a bağlı olup O’nun desteğine sâhiptir. Şu hâlde her şey bu mutlak (ontolojik) temel açısından “pasif” olup bu sonuncusunun bir tecellîgâhıdır; buna karşılık bu temel “aktif” (fâil) olup o nesnenin bâtınında gizli kalmaktadır.

Buna göre ve taayyün etmiş olması açısından her şeyin “pasif” olmasına karşılık Hakk’ın tecellîgâhı olması açısından da zâtı itibâriyle “aktif”tir444. Ama söz konusu nesne ise aslî olarak tekdir…. Bu bakımdan nereye giderse gitsin ve nasıl zâhir olursa olsun Hakîkat’ın “aktiflik” (fiil) ve “pasiflik” (infiâl), ya da “babalık vechesi” (übüvvet) ve “analık vechesi” (ümûmet) diye iki vechesi vardır. Ve işte bu da Hazret-i Peygamber’in müennes şeklini kullanmış olmasını açıklar.

“Hilkat”in nihâî ve gerçek menşei olan Hakk’ın Zât’ında, Zât kelimesinin müennes olmasının da göstermekte olduğu gibi, bir çeşit müenneslik bulunmaktadır. Bundan başka, yaratılış sürecinin ontolojik yapısını tahlilî olarak incelediğimizde de, daha ilk “Taayyün-i Evvel” ya da “Feyz-i Akdes” safhasında bile, “babalık vechesi” ile birlikte hareket eden “analık vechesi”ni karşımızda bulmaktayız. Kısacası İlâhî Zât, Varlığın bütün sûretlerinde hâzır ve nâzır olan “pasif” (münfail) unsuru temsîl etmesi bakımından, her şeyin Ana’sıdır.

436 Fusûs, s. 273/219/454/IV-352.

437 Fusûs, s. 274/320/457/IV-357.

438 s. 274.

439 Her ne kadar Âdem bir erkekse de onun ilk yaratıldığı nefs müennestir.

440 Burada, Hazret-i Peygamber’in sayılan üç nesneden birinin müzekker olmasına rağmen bunları gösteren üç sayısını müennes selâse kelimesiyle ifâde etmiş olması îmâ edilmektedir.

441 “Taayyün” (ya da daha kesin anlamıyla “belirginleşmiş, ta’yin edilmiş olma” Hakk’ın pasif vechesine, yâni kendini müşahhas (belirgin, ta’yin edilmiş) bir nesnede tecellî eden Hakk’a îmâda bulunmaktadır. “Lâ-taayyün” ile de Hakk’ın fail vechesine, yâni Fail-i Mutlak olarak Hakk’a îmâ edilmektedir.

442 “İlk Taayün” (Taayyün-i Evvel) Hakk’ın bütün Esma’ü-l Hüsnâ’yı tevhîd eden (aynı çatı altında birleştiren) tecellî olarak zâtî tecellîsine işâret etmektedir. Hakk burada “Vâhid” mertebesindedir.

443 Vâhid olarak Hakk bilkuvve bütün nesnelerde olmakla beraber bilfiil gene de Bir’dir. Böylece Hakk ne sırf zuhur tecellîsi ve ne de sırf bütûn tecellîsi hâlindedir; ama, tâbir câizse, bu iki kutup arasında mükemmel bir dengeyi muhafaza eder.

444 Metinde: ve fâil bi nefsi-hi.

İbn-i Arabi’nin Fususunda Anahtar Kavramlar

Toşihiko İzutsu
Çeviren: Ahmet Yüksel Özemre
www.ozemre.com