Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Hak Teâlâ’nın “ve lir ricâli aleyhinne derecetün” ya’nî “Erkekler için kadınlar üzerine bir derece sâbittir” (Bakara, 2/228) sözüyle kadın, erkek derecesinden inmiş olduğu gibi, Hakk’ın sûreti üzerine olmakla berâber, sûret üzerine mahlûk olan insan dahi onu kendi sûreti üzerine inşâ eden Hakk’ın derecesinden inmiş oldu. Şimdi bu derece ki, Hak erkekten onunla üstün oldu, Hak onunla âlemlerden ganî ve ilk fâil oldu. Çünkü sûret ikinci fâildir. Bundan dolayı Hak için olan ilklik, onun için yoktur. Böyle olunca ayn’lar, mertebeler ile birbirlerine üstünlük eyledi. Şu halde her bir ârif, her bir Hak sâhibine hakkını verdi. İşte bunun için kadına muhabbet, Muhammed (s.a.v.)e ilâhî muhabbet ettirmeden-sevdirmeden oldu. Ve muhakkak Allah Teâlâ “Her şeye hálkını verdi” (Tâhâ, 20/50). O da, onun hakkının ayn’ıdır. Bundan dolayı onu ancak hakediş ile verdi ki, o şey, ona isimlendirileni ile, ya’nî bu hakedilen, zâtıyla hakedilen oldu (16).

Ya’nî Hak Teâlâ hazretlerinin “Erkekler için kadınlar üzerine bir derece sâbittir” (Bakâra, 2/228) sözünde beyân buyrulduğu üzere, kadın erkeğin derecesinden inmiş olduğu gibi, Hakk’ın sûreti üzerine mahlûk olan erkek dahi, Hakk’ın sûreti üzere olmakla berâber, o erkeği kendi sûreti üzere inşâ buyuran Hakk’ın derecesinden inmiş oldu.

Çünkü vücûdda etkenlik önce ve edilgenlik daha sonradır. Bundan dolayı erkek sûreti üzerine açığa çıkan kadın, erkeğin derecesinden altta olduğundan erkekler için kadınlar üzerine bir derece sâbit olur. Ve aynı şekilde Hakk’ın sûreti üzerine mahlûk olan erkek dahi, Hakk’ın derecesinden alttadır.

Böyle olunca Hak, erkekten üstün olduğu bu derece ile âlemlerden ganî ve ilk fâil oldu. Çünkü Hakk’ın zâtı mutlak ve taayyünsüzdür. Erkek ise, taayyüne ve bu taayyün ile taayyün edebilmek için Hakk’ın vücûduna muhtaçtır. İşte erkek bu vasfıyla mutlâk zâtın derecesinden ayrılmış oldu.

Ve Hak zâtî mutlaklığı yönünden bütün taayyünlerden münezzeh olduğu için taayyün etmenin çokluğundan ibâret olan âlemlerden ganî oldu. Ve taayyünlerin meşei mutlak zât olduğundan, Hak ilk fâil oldu. Çünkü sûret ikinci fâildir. Ve Hakk’ın ilkliği, ikinci fâil olan o sûrette yoktur.

Burada “sûret”ten kasıt; Hakk’ın mutlak vücûdunun ilk taayyün mertebesine tenezzülünden ibârettir ki, bu mertebeye “insânî küllî hakîkat” ta’bîr edilir ve “hakîkat-i muhammediyye” de denir. Bu mertebenin birçok terimleri vardır. Şu halde Hak, mutlaklık mertebesiyle ilk taayyün mertebesine göre ilk fâil olduğu gibi, ilk taayyünün sûretiyle de ikinci fâildir. Çünkü mutlak zât, bu mertebede taayyün ederek isimler ve sıfatlar ile varlıksal sûretlerin fâilidir.

Bundan dolayı vücûdda iki fâil olmayıp, ilk fâil Hakk’ın mutlaklık mertebesi ve ikinci fâil yine Hakk’ın ilk tenezzül mertebesi olan insânî hakîkat sûretidir. Böyle olunca sâbit ayn’lar, ilâhî ilim mertebesinde, yapılmamış olan isti’dâdlarıyla, birtakım bağıntısal ayrımlarıyla birdiğerinden ayrıldı. Sâbit ayn’lar ve yapılmamış isti’dâd hakkındaki îzâhlar Üzeyr Fassı‘nda örnek vermek sûretiyle beyân olundu.

Şimdi erkek ile kadının derecelerinde taayyün edici olan, ancak Hakk’ın bir olan vücûdudur. Fakat Hakk’ın onlarda taayyünü, onların sâbit ayn’ları gereğincedir. Erkeğin görünme yerinde etkenlik ve önde olmaklıkla ve kadının görünme yerinde de edilgenlik ve te’hîr edilmişlikle açığa çıkar olur. Çünkü onların sâbit ayn’larının kâbiliyyeti ve isti’dâdı bunlardır.

Bundan dolayı üzerlerine eşit seviyede olan tecellîyi kabûl ettikleri zaman, ayn’lar bu isti’dâdları dolayısıyla bir diğerinden ayrılmış olurlar. Ve her bir ayn’ın yapılmamış isti’dâdı ne ise Hak’tan, istihkâkı olan o şeyi talep eder. Bu takdîr üzere hakîkatlere vâkıf olan her bir ârif; Hak sâhibi olan her bir “ayn”a hakkını verir.

İşte hakîkatlere vâkıf olan ârif, her şeye hakkını verdiği için Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in kadına olan muhabbeti Allah Teâlâ hazretlerinin sevdirmesiyle oldu. Ve çünkü Allah Teâlâ her bir şeyin sâbit ayn’ının gereği ne ise, o şeye onu verdi. Mutlak Cevâd ya’nî Cömert’in verdiği o şey, o şeyin Hakk’ının ayn’ıdır.

Şu halde Hak, ilâhî lütuflarını ancak hakedişe dayalı olarak verdi ki, o şey, o lütuflara isimlendirileni ile ya’nî zâtı ve hakîkati ile hakedici oldu. İlâhî lütuflar hakkındaki ayrıntılar Şît Fassı’nda geçti. Bundan dolayı bütün hakîkatleri ihâta etmiş olması dolayısıyla bütünsel ârif olan (S.a.v.) Efendimiz’e, onun hakîkatinin ve zâtının hakkı olan kadına muhabbet verildi. Ve o da insân-ı kâmilin hakkını vererek, Hakk’ın sevdirmesiyle kadına muhabbet etti.