Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve onları “nisâ’” ile isimlendirdi. Ve o, kelimesinde kendisi için tekil olmayan çoğuldur. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.) “Dünyânızdan bana üç şey sevdirildi; Nisâ’…” buyurdu. “Mer’e” ya’nî tekil olarak demedi. Bundan dolayı vücûdda kadınların erkeklerden sonraya bırakılmalarına riâyet etti. Çünkü muhakkak “nüs’et” te’hîr demektir. Allah Teâlâ “İnnemen nesîu ziyâdetün fîl küfri” (Tevbe, 9/37) ya’nî “Te’hîr, küfürde artıştır” buyurdu. Ve nüs’e ya’nî veresiye ile satış, te’hîr ile söylemektir. Şimdi bunun için nisâ’ dedi. Böyle olunca onlara ancak mertebe ile muhabbet etti. Ve muhakkak onlar, edilgenlik mahallidir. Bundan dolayı erkek için kadın, Hak için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, irâdenin yönelmesi ve ilâhî emir ile âlemin sûretlerini onda açığa çıkardı; öyle irâdî yöneliş ve ilâhî emir ki, maddesel sûretler âleminde nikâh için ve nûrânî rûhlar âleminde himmet için ve netîce çıkarmak için ma’nâlarda önermelerin düzenlenmesidir. Ve bunun hepsi, bu vecihlerden her bir vecihte ilk ferdiyyetin nikâhıdır (14).

Ya’nî Resûl (a.s.) kadınları “nisâ’” diye isimlendirdi. Ve “nisâ” kelimesi bir çoğuldur ki, bu kelimeden “bir kadın” ma’nâsı anlaşılmaz, kadınların hepsini kapsar. Bu kapsayıştan dolayı (S.a.v.) Efendimiz: “Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisâ’…“ buyurdu. Nisâ’ kelimesi yerine “mer’e” ya’nî tekil olarak demedi.

Bundan dolayı “nis┑ kelimesini kullanmakla vücûdda kadınların erkeklerden sonraya bırakılmış olduklarını işâreten beyâna riâyet etmiş oldu. Çünkü “nis┑ keilmesi “nüs’et”ten türemiştir ve “nüs’et” ise “te’hîr ya’nî sonraya bırakmak” ma’nâsına gelir.

Nitekim, Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “İnnemen nesîu ziyâdetün fîl küfri” (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki: “Te’hîr, küfürde artıştır” demek olur. Ve “nüs’e ile satış” derler ki, satılan malın bedelinin tahsîlinin sonraya bırakılması ma’nâsını ifâde eder. Türkçe’de “veresiye satış” denilir. İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların hepsine kapsam ve vücûdda kadınların erkeklerden sonra oldukları ma’nâsını ifâde ettiği için, kadınları “nis┑ ile söyledi, “mer’e” demedi. Çünkü “nis┑ kelimesinin ifâde ettiği ma’nâyı “mer’e” ifâde etmez.

Şimdi Resûl (a.s.), kadınlara ancak mertebe ile muhabbet etti. Ve kadınlar, edilgenlik mahallidir. Çünkü kadın cinsi, erkek cinsinden, erkeklerin sûreti üzere mahlûktur. Ve vücûdda etkenlik, edilgenlikten öncedir. Ve kadın, erkeğin etkenliğinden etkilenir. Ve bu etkilenme netîcesinde kadından beşer türü doğar. Ve Hak Teâlâ bilinmeyi muhabbet etti, Âdem’i hálk ettiı. Ve ilâhî bilmeklik beşer türü ile hâsıl oldu. Bundan dolayı Âdem’in vücûdu, ilâhî muhabbet ile açığa çıktı. Şu halde erkekten etkilenerek kendisinden beşer çocuklar ortaya çıkan kadına ilâhî muhabbet bağlandı. Ve (S.a.v.) Efendimiz’in kadına muhabbeti dahi, onların edilgenlik mahalli olan mertebesinden dolayı, onlara oldu.

Şimdi kadın erkek için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, irâdenin yönelmesi ve ilâhî emir ile âlemin sûretlerini onda açığa çıkardı. Tabîat hakkındaki ayrıntılar İdrîs Fassı’nda ve Îsâ Fassı’nda ve ilâhî irâde ve meşiyyet ya’nî üst irâde hakkındaki ayrıntılar da Üzeyr ve Lokmân Fassı’nda ve var etme hakkındaki ayrıntılar da Sâlih Fassı’nda geçti.

Öyle irâdî yöneliş ve ilâhî emir ki, maddesel sûretler âleminde nikâh için ve nûrânî rûhlar âleminde himmet için ve netîce çıkarmak için ma’nâlarda önermelerin düzenlenmesidir. Ve bu bahsedilen şeylerin hepsi vecihlerden her bir vecihte ilk teklik olan üç sayısının nikâhıdır. Üçlü ferdiyyet ya’nî teklik ve ma’nâların îcâd edilmesi hakkındaki tafsilât aynı şekilde Sâlih Fassı‘nda ve himmet hakkındaki îzâhlar da Lût ve İshâk Fassı’nda geçti. Burada özet olarak beyânı budur ki:

Tabiat ulûhiyyetin ya’nî ilâhlığın zâhir yönü olan bir olan hakîkattir. “İnnemâ kavlünâ li şey’in izâ erednâhu en nekûle lehü kün fe yekûn” ya’nî “Bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece, “Ol!” dememizdir. O, hemen olur” (Nahl, 16/40) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, ilâhî ilimde şey oluşları sâbit olan ilâhî ilmî sûretlerin gölgeleri, ki âlemin sûretleridir, bir olan hakîkat olan tabîatta açığa çıkmasına irâdî yöneliş ve “Kün-Ol!” ilâhî emri şerefle çıktığında, o şeyler kendi nefslerini vücûda getirirler.

Ve var etme emri, gerek Hak ve gerek şey tarafından üçlü ferdiyyete dayalıdır. Hak tarafından üçlü ferdiyyet “zât” ve “irâde” ve “söz”dür. Ve şey tarafından da “ilâhî ilimde sâbit olan onun şeyliği”, “Kün-Ol! İlâhî sözünü işitmesi” ve “emre uyması”dır. Bundan dolayı tabîat âleminde âlemin sûretlerinin açığa çıkması üçlü ferdiyyete dayalı oldu.

Ve bu irâdî yöneliş ve ilâhî emir maddesel sûretler âleminde nikâhtır. Bu da üçlü ferdiyyete dayalıdır. Çünkü burada “Hak” ve “erkek” ve “kadın” sâbittir. Çünkü Hak irâdî yöneliş ve ilâhî emir ile kendi sûreti üzerine erkeği hálk etti ve ona muhabbet etti. Ve kadın erkeğin sûreti üzere erkekten ortaya çıkıp erkek ona muhabbet etti. Ve erkek kendi benzerinin meydana gelmesi için vuslatın en büyüğü olan cinsî münâsebeti talep etti. Bundan dolayı erkek kadında beşerî sûretleri cinsî münâsebet ile açığa çıkarır. Bu da maddesel sûretler âleminde irâdî yöneliş ve ilâhî emirdir.

Nûrânî rûhlar âleminde, bu irâdî yöneliş ve ilâhî emir himmettir. Çünkü rûhlar âleminin sûretleri himmetle açığa çıkar. Bu da üçlü ferdiyyete dayalıdır. Çünkü “Hak”, “himmet sâhibi” ve “himmet olunan şey” sâbittir. Ve bu üçlü ferdiyyetin netîcesi rûhlar âleminde var olan sûrettir.

Ve aynı şekilde irâdî yöneliş ve ilâhî emir, ma’nâlar âleminde ma’nâları îcâd etmede önermeler düzenlenmesidir ki, bu da üçlü ferdiyyete dayalıdır. Çünkü mantıksal bir kıyâs düzenleyip “Âlem değişkendir; Her değişken sonradan olmuştur; Öyleyse âlem sonradan olmuştur” desek, bunda biri “Âlem değişkendir” ve diğeri “Her değişken sonradan olmuştur” tarzında iki önerme düzenlemiş oluruz. Bu önermelerin her birinde ikişer tek vardır ki, bunlar: “Âlem, değişken; değişken, sonradan olmak” kelimeleridir.

Fakat ikinci önermedeki “değişken” kelimesi tekrarlanmıştır. Bunun hizmeti iki önermeyi (erkek ile kadın arasında olan nikâh gibi) birdiğerine bağlamaktır. Bundan dolayı bu tekrarlanan tek dikkâte alınmadığında “âlem, değişken, sonradan olmak” tekleri kalır ki, “öyle ise âlem sonradan olmuştur” netîcesi bu üç “tek”ten doğar. Bu şekilde ma’nâların îcâd edilmesi üçlü ferdiyyete dayanmış olur.