Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi Muhammed (s.a.v.) Rabb’ine en fazla açık olan delîldir. Çünkü âlemden her bir cüz’, kendisinin aslı olan Rabb’ine delîldir. Bundan dolayı iyi anla! Ve ona ancak kadın sevdirildi. O da onlara iştiyâklı oldu. Çünkü o küllün cüz’üne şevki türündendir. Şimdi o, bu haber ile Hakk’ın bu madde bedensel oluşum hakkında “ve nefahtü fîhi min rûhî” ya’nî “ona rûhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) sözünde Hak tarafından işin aslını gösterdi. Daha sonra kendi nefsini, insanın kavuşmasına olan şevkin şiddeti ile vasfetti. Bundan dolayı iştiyâk gösterenler için: “Yâ Dâvûd benim de onlara (ya’nî kendisine iştiyâkı olanlara) şevkim daha şiddetlidir” buyurdu. O da hâs olan kavuşmadır. Çünkü Resûl (a.s.) Deccâl hadîsinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” dedi. Böyle olunca, kendisinde bu sıfat olan kimse için şevk gereklidir (4).

Ya’nî âlemin her bir cüz’ü kendi hâs Rabb’i olan bir isme delîldir. Ve her bir isim de isimlendirilen olan ulûhiyyetin bir olan ayn’ına delîldir. Oysa Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in hakikatinin Hakk’ın mutlak vücûdunun taayyünsüzlük mertebesinden, taayyün mertebesine tenezzülünden ibâret oluşu yönüyle, ilâhî muhtelif isimlerden ibâret olan farklı farklı Rabb’ların hepsini toplayıcı olduğu gibi, muhammedî madde bedensel sûret dahi, Hakk’ın mutlak vücûdunun, insânî sûrete gelinceye kadar tenezzül ettiği bütün mertebeleri ihtivâ ettiğinden ve bütün mertebelerin netîcesi ve özü olduğundan ve bundan dolayı onun Rabb’i Rabb’ların Rabb’ı olan “Allah” bulunduğundan Rabb’ine en açık delîl oldu.

Şimdi (S.a.v.) Efendimiz küll olduğu için ve kadın ondan bir cüz’ bulunduğu için, küllün cüz’üne meyli ve iştiyâkı kâidesince ancak ona kadın muhabbet ettirildi ya’nî sevdirildi. O da kadınlara iştiyâklı oldu. Bununla berâber onun iştiyâkı yine kendi nefsinedir. Çünkü cüz’, hakîkati i’tibârı ile küllün aynıdır ve taayyünü i’tibârı ile ise gayrıdır. Ve bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir.

Çünkü açığa çıkma, Hakk’ın kendi zâtına olan muhabbeti iledir. Ve bütün mevcûtlarda sirâyet etmiş olan muhabbet hakîkatte bu zâtî muhabbetin tafsîlinden ibâretir. Ve iştiyâk dahi ayrılıktan kaynaklanmaktadır. Eğer küll ile cüz’ arasında ayrılık olmasa idi, küll oluş ve cüz’ oluş sıfatları açığa çıkmaz ve küllün cüz’üne muhabbeti ve iştiyâkı hâsıl olmaz idi.

Şimdi (S.a.v.) bu “Bana dünyânızdan üç şey sevdirildi ……” hadîs-i şerîfi ile Hakk’ın bu madde bedensel oluşum hakkında “Ben Âdem’e rûhumdan üfledim.” (Hicr, 15/29) sözünde bulunan işin aslını gösterdi. Ve bu sözde bulunan işin aslı da budur ki: Allah Teâlâ kendi küllî rûhundan insana üflemekle, insânî rûh küllî rûhtan bir cüz’ gibi oldu.

Bundan dolayı insânî kesîf sûrette kayıtlanan ve taayyün eden latîf olan Hakk’ın, insana meyli ve iştiyâkı, küllün cüz’üne meyli ve iştiyâkı gibidir. Hak insana kendi rûhundan üfledikten sonra insânî sûrette açığa çıkışı ve taayyünü dolayısıyla kendi nefsini insanın kavuşmasına olan şevkin şiddeti ile vasfetti. Şu halde onun insana iştiyâkı kendi nefsine iştiyâkı demek olur.Böyle olunca Allah Teâlâ kendisine iştiyâk gösterenler hakkında buyurdu ki:

“Ey Dâvûd, benim de onlara iştiyâkım pek şiddetlidir.” Ya’nî Allah Teâlâ’ya iştiyâk gösterenlerin iştiyâkından Allah Teâlâ’nın onlara olan iştiyâkı daha şiddetlidir. Eğer “Hak Teâlâ her şeyde hâzır ve her şeyi görücü olduğu halde O’nun kendisine iştiyâk gösterene iştiyâkı ne ma’nâya gelir?” denilecek olursa, Hakk’ın kendisine iştiyâk gösterene olan şevki ve iştiyâkı hâs olan kavuşmadır cevâbı verilir. Çünkü Hak, kendisine iştiyâk gösterenin vücûdunda taayyün etmiştir. Ve bu taayyün arada kavuşmaya perdedir. Ölüm ile ortadan kalkmadıkça tam bir kavuşma hâsıl olmaz.

Örneğin su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su, tam bir yön üzere deryâya kavuşmaz. Bundan dolayı farz edelim suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûl (a.s.) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdu.

Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem “irâdî ya’nî tercîhli ölüm”e ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölüme kapsamdır, denilmiştir.

Fakat irâdî ya’nî tercîhli ölümde bu kesîf bedenin hükmü ortadan kalksa bile, madde beden taayyünü mevcût olduğu için, tabîî ölüm gibi değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin ölümcül hastalıklarında Şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.s.) hazretleri onların ziyâretlerine teşrîf edip “Allah size âcil şifâlar versin” buyurmasıyla, Hz. Pîr-i destigîr:

“Bundan sonra “Allah şifâlar versin” sizin olsun. Âşık ile ma’şûk arasında kıldan bir gömlekten başka bir şey kalmamıştır. İstemez misiniz ki nûr, Nûr’a kavuşsun?” buyurmuşlardır. Demek ki irâdî ölümde, bu taayyün etmiş madde bedensel vücûd, kıldan bir gömlek derecesinde bir perde oluyor. Tabîî ölümde ise bu gömlek dâhi kalmıyor. Beyt:

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim