Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Tatlılık tadından dolayı “azâb” olarak isimlendirilir. Ve bu azâb sözü, azâba kabuk gibidir ve kabuk muhafaza edicidir (41).

Yânî cehennem ehline mahsûs olan bu nîmete, tadında tatlılık ol­duğu için “azâb” denilmiştir. Çünkü azâb, aslında “azb”den türemiştir ve “azb” sözlükte “tatlı ve şîrin” ma’nâsına gelir. Nitekim “mâ­i azb” derler ki “tatlı su” demek olur ve “lisânu azbi’l-beyânı Arabî” derler ki “beyâ­nı şîrîn olan Arabî lisân” demek olur. Bundan dolayı cehen­nem yurdunda kâfirler hakkındaki azâb, hem “elem” ma’nâsını barındırıcı olan terimsel azâb ve hem de “lezzet” ma’nâsına gelen sözlük ma’nâsını toplamış olur.

Ve bu “azâb” sözü, onda mevcût olan “lezzet” ma’nâsı için dış ve kabuk gibidir ve kabuk içi muhâfaza eder. Ve bu sebeble eşyânın hakîkatlerini idrâkten perdeli olan gâfillerden o ma’nâ korunaklı kalır.

Veyâhut cennet ehlinin nîmeti cehennem ehlinin ­nîmetine göre iç ve kabuk gibidir. Bunlar iç ile, onlar kabuk ile nîmetlenirler. Nitekim bu âlemde de örnekleri çoktur. Biz insan­lar karpuzu ve kavunu yiyip nîmetleniriz; kabuklarını da hayvan­lara atarız; onlar da bununla nîmetlenirler. Hattâ hayvânlara içi verilse kabuk gibi makbûl gelmez.

Nitekim “Eşek hoşaftan ne anlar” atasözü bu hakîkatı pek açık bir sûrette belirtir. Çünkü her ikisinin mizâclarına uygun olan nîmet bun­lardır.

Şimdi ehl-i sünnetin mezhebi üzere cehennem ehlinden terimsel azâb ebeden ayrılmaz ve o azâb vâr oldukça da sözlüksel azâb vâr olur. Şu kadar ki Müntakım onlardan intikâm aldıktan sonra “Rahmetim gazâbımı geçmiştir” gereğince terimsel azâb devam eder iken elemli olmazlar ve bilakis lezzet duyarlar. Çünkü onlar hakkındaki rahmet, Rahmân’ın rahmetidir. Ve Rahmân’ın rahmeti ise azâb ile karışıktır. Ve bu rahmet herşeye yaygındır.

Nitekim, dünyâda Hak, mü’­minlere ve kâfirlere, bu rahmetle tecellî edicidir; onun için bu âlemin zevkleri hep elemle karışıktır. Fakat cennet ehli hakkındaki rah­met, Rahîm rahmetinden olduğu için, onların nîmeti hâlis nîmettir. Ve bu rahmet herşeye yaygın değildir; belki özel rahmettir.

Ey firâset yânî sezgi sâhibi olan mü’min! Bu mizâçların sâhiplerini sen bu âlemde de anlayabilirsin. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl” (Muhammed, 47/30) Yânî “Yâ habîbim sen münâfıkları sözlerindeki uslûbtan ve sözlerinin imâsından bilirsin.” Mesnevî:

Tercüme ve îzâh: Hz. Yezdân Nebiyy-i zî-şâna sözün sevk mahallinde, nifâk ehlinden pek kolay bir nişân beyân buyurdu. Şöyle ki: Eğer münâfık, sûrette geniş ve ince ve uzun olsa da, sen onu elbette sözündeki îmadan anlar ve onun sözünün üslûbundan nasıl bir adam olduğunu tanırsın. Sen topraktan îmâl edilmiş bardağı satın aldığın zaman, ey müşteri, onu tecrübe edersin. O bardağın üzerine bir el vu­rursun, niçin? Çatlak mıdır, değil midir anlamak için.

Çünkü çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur. Ses, onun önde giden çavuşunun sesidir. Yânî bu ses padişâhın teşrîfini haber vererek önde giden vekîlin sesine benzer. Çünkü müşteri çanak çömlek türünden alışveriş edeceği şeye ilk önce, tın tın eliyle vurur. Ve o ses, önde giden ça­vuşun sesi gibidir. İşte bunun gibi bâtını bozuk olan kimseden de ses gelir ki, o kimseyi târîf eder. Bu hâl, kendisini fiil olarak çeken mastara benzer; yânî ses fiil gibidir. Fiil mastarı nasıl ki geçmiş zaman, geniş zaman, gelecek zaman, fâil, mef’ûl ve diğer kiplerle çekilirse, ses de çatlakla çatlak olmayanı öylece çeker.

Ve kelime bilgisi ilminde bildirilir ki, eğer fiil; “kâim [قَآئِم]” fâil ismi gibi, illetli (kelime bilgisi ilminde, ortasında vav, yâ veyâ elif gibi “illet” harflerinden biri olan kelime) olursa onun mastarını da “kıyâmen [قِيَامًا]” şeklinde illetli ederler. Ve eğer fiil illetli değilse, mastarda da illetlilik olmaz. “Kâveme ve kıvâ­men” gibi. Bundan dolayı fiilin mastarını çektiği görülür.

 

Bitiş: 17 Nisan 1916, Pazartesi gecesi, sâat 02:30.