Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Senâ vaade sadâkat iledir, vaîde yânî tehdide sadâkat ile değildir. Ve ilâhî hazret bizzât övülmüş olan senâyı taleb eder. Bundan dolayı onun üzerine vaîde yânî tehdide sadâkat ile değil, vaâde sadâkat ile, belki vazgeçme ile senâ olunur. Hak Teâlâ: “Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu” yânî “Sakın Allah’ı resûllerine vaadinden cayar sanma” (İbrâhim, 14/47) dedi; “vaîdi-hî yânî tehdidinden” demedi. Belki “ve netecâvezu an seyyiâtihim” yânî “Ve onların kötülüklerinden vazgeçeriz” (Ahkâf, 46/16) dedi. Bununla berâber bunun üze­rine vaadetti. (36).

Senâ, akla ve âdete göre, ancak senâ olunan kimsenin hayırları karşılığında olur; şerleri karşılığında senâ olmaz. Bundan dolayı hayır ile vaad edip de bu vaadini yerine getiren kimse, bununla övülür ve senâ olu­nur. Fakat şer ile tehdit edip de bu tehdidini yerine getiren kimse, bu tehdit ile senâ olunmaz; belki affedip tehdidinden vazgeçtiği zaman senâ olunur.

Ve ilâhî hazret ise, vâr ettikleri için hayırlar kaynağı ve sevinçler mâdenidir. Kullarını yokluktan vücûda çıkardığı ve onlara ke­mâlât elbiselerini giydirip isimlerinin ve sıfatlarının görünme yerleri kıldığı yönle, kullarından bizzat senâ taleb eder.

Şerler ise, vâr ettikleri için izâfi işler olup, karakterlerine uygun gelmemesinden ibârettir. Bundan dolayı şerrin şer oluşu zâta göre değildir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi, ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike” yâni “Sana iyilikten ne isabet ederse, işte o Allah’tandır.

Ve sana kötülükten ne isabet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir” (Nisâ, 4/79). Belki Hakk’ın zâtına göre hepsi hayırdır. Çünkü görünme yerlerinde görünen Hak’tır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “kul küllün min ındillâh” (Ni­sâ, 4/78). Yânî, Allâh’a mensûb olan iyilikler ile, senin nefsine âit olan kötülüklerin hepsi Allah indinden çıkar.

Çünkü, aslında hayırdır. Ve her ne kadar sana göre şer ise de, ilâhî isimlerin îcâbından olduğu için hayırdır.

Ve vaade sadâkat ile senâ olunduğuna delil olarak Hak Teâla Hazretleri: “Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu” (İbrâhim, 14/47) Yânî “Ey habîbim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resûllerine karşı vaadinde cayıcıdır” buyurdu. Ve tehdidinden değil, vaadinden caymayacağını açıkça belirtti; ve hattâ tehditte sadâkat şöyle dursun, Hak Teâlâ: “ve netecâvezu an seyyiâtihim” (Ahkâf, 46/16) yânî “Biz onların kötülüklerinden vazgeçeriz” buyurmakla âsilere karşı af ve vazgeçme ile muâmele edeceğini vaad etti.

Oysa, her kim şu ve bu isyânı işlerse, ona şöyle ve böyle cezâ ederim di­ye, tehdit etmiş idi. Sonuç olarak tehdit, kulun kötülüklerine karşılık olup, bizzât övülmüş olmadığından, ilâhî hazret üzerine tehditte sadâkat ile senâ olunmaz .