Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şiir: Sen Hakk’ı hálktan soyutlamış olduğun halde, Hak tarafına bakma! (29).

Yânî sen Hakk’ı, vâr edilmişlerden soyutlanmış ve hálk edilmiş görünme yerlerinden münezzeh bir hârici mevcût kılma ve O’nu hálktan ve O’nun sıfâtından soyutlamak sûretiyle O’na bakma! Çünkü O’nu vâr edilmişlerden ayıracak ve tenzîh edecek olur isen, Hakk’ın vücûdu ile hálkın vücûduna birer sınır belirleyerek, her birinin kendi sınırını geçmeyeceğine hükmetmiş olursun. Oysa Hak Teâlâ Hazretleri zâtıyla her şeyi ihâta etmiş­tir ve sınırsızdır.

Ve sen hálka Hakk’ın gayrını giydirici olduğun halde, hálk tarafna bakma! (30)

Yânî sen hálkı, Hak’tan soyutlanmış ve bütün yönlerden O’na gayrı kılmak ve gayrı oluş elbisesi giydirmek sûretiyle ona bakma! Çünkü Hak Teâla: “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” yânî “Siz nerede iseniz O sizinledir” (Hadîd, 57/4) buyurur. Bel­ki sen, hálk edilmişlerin çokluğunda zâti birliği ve zâti birlikte de hakledilmişlerin çokluğunu görmek için hálkta Hakk’a bak!

Ve Hakk’ı tenzîh ve teşbîh et ve sıdk yeri makâmında kaim ol! (31).

Yânî sen Hakk’ı, ahadiyyet makâmı dolayısıyla hálktan ve onda mevcût olan çokluk şâibesinden ve imkân dâhilinde oluştan ve noksandan tenzîh et ! Ve O’nu sem’, basar ve irâde ve kudret gibi kemâli sıfatların tümüyle teşbîh et! Çünkü sen tenzîh ile teşbîhi cem’ edersen sıdk makâmında kâim olmuş olursun. Ve bu şekil kâmillerin âdetidir; ve ona “cem’ makâmı” derler; ve onda aslâ sâdık olmama şâibesi yoktur.

Ve istersen cem’ makâmında ol; ve istersen fark makâmında ol! (32).

Yânî ey ârif sen, ne zamanki hakîki vücûdun birliğini bildin ve maiyyet yânî berâberlik hükmü ile hálkın bir yönden Hak ve Hakk’ın bir yönden hálk olduğunu; ve fark makâmında hálkın hálk ve Hakk’ın da Hak olduğunu; ve mutlak cem’ makâmında hálkın vücûdu ol­maksızın her şeyin Hak olduğunu ve mutlak fark makâmında da Hakk’ın gayrı olarak vâr olmuşlarda her şeyin hálk bulunduğunu anla­dın ve bu makâmlarda tahkîk ehli oldun; bu şekilde ister cem’ makâmlarında ve ister fark makâmlarında ol! Artık sana zarar vermez; ve sen hâlis bir tevhîd ehlisin.

Eğer sana her biri açılırsa, sen hepsiyle kasab-ı sa­baka sâhip ol! (33).

Yânî cem’ ve farktan, sana açılan her bir makâmın yalnız birisiyle yetinme! Çünkü onlardan her birisiyle yetinmek, şeriata göre kötülenmiştir. Ve yalnız “cem”‘ zındıklık ve yalnız “fark” da şirktir. Onlardan birisi açılınca, sen kasab-ı sabakı; yânî müsâbaka mız­rağına sâhip ol! “Kasabu’s-sabak” burada zafer ve yüksek mertebeler ile üstünlük için benzetmedir. Arablar, meydanın bir tarafına mızrak dikip atlarını koştururlar; ilk giden o mızrakları alıp müsâbakayı kazanır; buna “kasabu’s-sabaka sâhip oldu” derler. Özetle, ey ârif, mertebelere nâil olmak için müsâbaka mızraklarına sâhip ol! Hakk’ın vechi hálka ve hálkın vechi Hakk’a perde olmasın, demek olur.

Şimdi sen fânî olmazsın, bâkî de kalmazsın; ve sen, fânileştirmezsin, bâkîleştirmezsin de (34).

Yânî sen “hakîkat” yönüyle Hak olduğun için, asla fânî olmaz­sın; ve hálk edilmişlik yönüyle de bâkî kalmazsın. Çünkü senin bu taayyü­nün izâfi bir vücûddan ibarettir ki, iki ân içinde bakî değildir; ve dâimâ yenilenmededir. Vücûdunun her bir zerresi fenâ bulup yerine benzeri gelir. Çocuk iken küçük olan cesedin gittikçe artarak bü­yür ve zayıf iken şişman ve şişman iken zayıf olursun. Senin senli­ğin bu şekilde bu şehâdet âleminde böylece ortaya çıktığı gibi, âhiret yurdunda da yine böyle olacaktır. Çünkü “hakîkat”ın ve rûhun ebe­den fânî olmaz.

Ve aynı şekilde sen vücûdi ayn’ları da fânîleştiremezsin; çünkü onların Hakk’ın görünme yerleri olup Hakk’ın onlarda ezelen ve ebe­den tecellî edici ve zâhir olduğunu bilirsin. Ve onları bâkîleştirmezsin de; çünkü bu taayyünlerin, zâtıyla güneşin tecellîsi zamanında buzun erimesi gi­bi eriyip izafî vücûdlarından üryân kalacaklarına vâkıfsın.

Ve senin üzerine vahy, gayr sûretinde aktarılmaz; ve sen de gayra aktarmazsın (35).

Yânî ey ârif, sana kudsî mertebeden ve Cenâb-ı İlâhîden dolan ilhâm gayra aktarılmaz; çünkü senin vücûdun Hakk’ın gayrı de­ğildir. Sen Rabb-i hâssın olan ilâhî ismin sûretisin ve ilâhî isim ise, isim sâhibinin gayrı değildir. Bu sûrette dolan ilhâm, ancak senden sana aktarılır.

Ve aynı şekilde bütün kullar da, ayrı ayrı birer ismin terbiyesi altındadır. Ve bu isimlerin hepsi, kendisiyle isimlendirilen i’tibârıyla birliktedir ve kendisiyle isimlendirilenin aynıdır. Bundan dolayı sen, senden sana dolan ilhâmı, sûretleri farklı farklı olan kullara aktardığın zaman, yine gayrıya aktarmış olmazsın. Çünkü vücûdda gayrı yoktur; bu, ârifin hâlidir. Gâfil ise Hakk’ın vücûdunu ve kendi vücûdunu ve diğer hálkın vücûdunu bir dîğerinden ayrı görür. Beyt:

Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz’ân

Birdir, bir iki olmaya yok, bilmiş ol, imkân

Hak söyleyecek sende, senin ortada, nen var?

Âlemde senin “ben” dediğindir sana noksan.

Şimdi, Hak Teâlâ Hazretleri İsmâîl (a.s.) üzerine rızâ ve vaâde sadâkat ile senâ etmiş olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buraya kadar rızâ sırlarından bahsetti. Bundan sonra da senâ sırlarının hikmetini beyâna başlayarak buyurur ki: