Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Çünkü vücûdda bâzı ayn’ların, âlimin getirdiği şeye cehâleti, bizi bunun üzerine sevk etti. Şimdi kullar arasında ayırma oldu. Böyle olunca da Rabb’lar arasında ayırma oldu. Eğer ayırma olmasa idi, elbette ilâ­hî bir isim, bütün yönleriyle, diğer bir ismin izâh edildiği şeyle izâh edilir idi. Oysa Muizz yâni “izzet veren”, Müzill’in yâni “zelil eden”in izâhıyla izâh olun­maz. Benzer şekilde diğerleri de böyledir. Ancak o, ahadiyyet yönü îtibârıyla odur. Nitekim sen, her bir isim hakkında, “hüviyeti yönünden o, zâta ve onun hakîkatine delildir” dersin. Bundan dolayı isimlendirilmiş olan birdir. Böyle olunca da Muizz Müzill’­in hüviyyetidir. Muizz ise, kendi nefsi ve hakîkati yönünden, Müzill değildir. Çünkü akılda, onlardan her birisi hak­kındaki kavram farklıdır (28).

Yânî vücûdda bâzı şahısların, âlimin getirdiği şeye, yânî âlim-i billâhın bahsettiği “vahdet-i vücûd” meselesine câhil olması, bizi ru­bûbiyyet yânî Rabb oluş ve ubûdiyyet yânî kul oluş kavramlarının farklılaştırılmasına ve ayrılmasına sevk etti.

Çünkü ulemâ-yı billâh Hz. Şeyh (r.a)’ın yukarıda yazdığı beyitlerin kavramı üzere “vahdet-i vücûd”tan bahsettik­de, ârif olmayanlar, ayrılığın yokluğunu bilmedikleri için, onu inkâr ederler. Bundan dolayı edebe riâyet etmek için, bu hal bizi, ma­kâmının ayrılığına sevk etti ve ayrılık ile hükmettik. Bu îtibar ile kullar arasında ayrılık oldu.

Yânî ârifin ilmi ve câhilin cehli ayrımı gerektirdi ve netîce olarak da Rabb’lar; yânî isimler, arasında ayrılık oldu. Çünkü kullar, isimlerin görünme yerleridir ve her bir kul, ancak Rabb-i hâssının kendisine verdiği şeyle görünür; ve Rabb-i hâssının ona verdiği şey de, kulun ayn-ı sâbitesinin istîdâd lisânı ile taleb ettiği şeydir.

Bundan dolayı kullar Rab­b-i hâslarının kendilerine verdiği şeyle ayrılırlar ve kullar ara­sındaki ayırma “Rabb’lar” arasındaki ayırmadır ve Rabb’lar ise bir ­diğerinden zâti özellikleriyle ayrılırlar.

Şimdi bu ayrılış ilk önce isimler mertebesinde Rabb-i hâslar arasında ve ikinci olarak şehâdet mertebesinde kullar arasında olunca, elbette kul ile Rab arasında da sâbit olur. Eğer ilâhi isimler arasında ayrılık olmasaydı, ilâhi isimlerden her bir isim, bütün yönlerden diğer bir ismin izâh edildiği şeyle izâh edilir idi.

Oysaki Muizz yânî izzet veren ve Müzill yânî zelîl eden isimlerinin zâti özellikleri başka baş­ka olduğundan, Muizz ismi her yön ile, Müzill ismi ile izâh olun­maz. Ve ne kadar karşılıklı isimler varsa hepsi de böyledir. Mâ­ni’, Mu’tî; ve Muhyî, Mümît; ve Hâfıd ve Râfi’; ve Dârr ve Nâfı’ ve diğerleri gibi. Ancak zâti ahadiyyete göre Muizz ismi Müzill ismidir; ve bu îtibâra göre Muizz ismi Müzill ismi ile izâh olunur. Çünkü ahadiyyet zâtında hepsi birliktedir. Orâda zıt ve benzer yok­tur. Mesnevî:

Tercüme ve îzâh: “Renksizlik rengin esîri olduğunda Mûsâ, Mûsâ ile savaşta oldu. Ne zaman ki renksizliğe ulaşırsın ki, o sende var idi; Mû­sâ ile Firavun’un barışı vardır.”

Yânî renksiz ve çokluktan berî olan ahadiyyet zâtı taayyün elbisesine büründüğünde Mûsâ ile Firavun’un veyâhut Mûsâ (a.s.) ile bir adı Mûsâ olan Sâmirî’nin çekişmede olduğunu görürsün. Şerh ediciler ikinci Mûsâ’yı Firavun ma’nâsına almışlardır. Oysa Sâmirî olması daha uygun olur. Nitekim, ârifin biri bu­yurur:

“Cibrîl’in terbiye ettiği Mûsâ kâfir ve Firavun’un terbiye ettiği Mûsâ da resûldür”.

Ne zamanki derin düşünceler ve tefekkür ve doğru keşf ile renksizliğe ulaşasın ve mutlaklık âlemine dikkâtlice bakasın, Mû­sâ ile Firavun arasında savaş olmayıp onların barış ve dostluk içinde bulunduğunu ve o mertebede zıt olmadığını görürsün. Nitekim sen ilâhi isimlerden her bir isim hakkında: O isim, zâta ve kendine mahsûs olan hüviyyeti dolayısıyla kendi hakîkatine delîldir, dersin. Şimdi bütün isimlerin isimlendirilmişi bir olduğundan, bu birlik îtibârıyla Muizz is­mi Müzill isminin hüviyyetidir; ve bir dîğerinin aynıdır: Fakat ken­di nefisleri ve hakîkâtleri îtibârıyla başka başkadır. Çünkü birinin zâti özellikleri izzet, diğerininki zillettir.

İzzet ve zillet ise hü­kümde bâşka başka şeylerdir. Şu halde her bir isim için iki delîl olma olmuş olur. Birisi zâta, diğeri o ismin nefsine ve hakîkâtinedir. Bu ikinci delîl oluşa göre isimler, bir dîğerinden ayrılır. Ve bu îtibâr ile Muizz ismi Müzill isminin aynı değildir. Çünkü bunların kavramları akılda farklıdır. İşte zât, bu isimlerden her birinin zâti özelliklerine göre bir sıfat ile vasıflanarak açığa çıktı. Ve izzet vericilik sıfatı ile açığa çıkma, zelîl edicilik sıfatı ile açığa çıkmanın aynı değildir; bir dîğerine muhâliftir. Mesnevî:

Tercüme ve îzâh:

Ey bilgiye susamış, şehâdet âlemindeki zıtlığın sebebini dinle! Şöyle ki; farklı sûretlerin canları olan isimler, “yâ” harfinden “elif’ harfine kadar harfler nasıl farklı ise, öylece farklıdır. İşte bu sebeble şehâdet âleminde mevcût, bütün sûretler ve farklı harfler de, kargaşa ve şek ve zıtlık ve ihtilâf vardır. Bununla berâber içerik i’tibârıyla o harflerin her birisi baştan ayağa kadar birliktedir.