Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Bu, Rabb’inden onun vücûdu olmaktan haşyet eden kim­seye mahsûstur. Çünkü o, ayrımı bilendir (27).

Bu söz daha önce bahsedilen “Allah kullarından râzı olucu oldu; onlar da razı olunmuşlardır……” sözünün tamamlanması için devâmıdır. Arada geçen sözler, izâh etmek içindir. Bu halde bağlantı şu şekilde olur:

Hakk’ın kullarından ve kulların Rabb’inden râzı olması ve onların bir dîğerine göre kendisinden râzı olunan bulunması, Rabb’inden haşyet eden kimseye mahsûstur. Çünkü Rabb’inden haşyet eden kul, Rab ile merbûb yânî Rabb’i olan arasında olan ayrımı bildiği için,tevhîdi yânî “birliği” ıspât edip, Rabb’in vücûdu benim vü­cûdumdur; veyâhut benim vücûdum Rabb’in vücûdudur, demekten kaçınır.

Çünkü rubûbiyyeti yânî Rabb oluşu ve ubûdiyyeti yânî kul oluşu birbirinden ayırıp her birisinin hakkına riâyet etmek edeb gereğidir ve ubûdiyyetin îcâbı da budur. Ve mâdem ki ayırım ilmi mevcûttur, ne Mevlâ kul olur ve ne de kul Mevlâ olur.

Eğer bu ilim ile berâber mertebelerin îcâblarına riâyet edilmezse, dînsizlik ve zındıklık olur. Beyt:

Tercüme: “Vücûdun her mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer me­rtebeleri muhafaza etmezsen zındıksın. “