Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şiir:
Şimdi Hakk’ın dışında bir şey bâkî kalmaz; vâr olan bâkî olmaz. Bundan dolayı birleşmiş yoktur; ayrı da yoktur. Açık delîl bu­nunla geldi. Şu halde ben gördüğüm ve incelediğim zaman, iki gözle ancak O’nun “ayn”ını görürüm (26).

Yânî benzerler ve zıtlar kalkıp “vahdet-i vücûd” zâhir olduğu zaman, ancak Hak bâkî kalır ve âlem fânî olur; çünkü âlem, çokluğu gerektirir. Vahdet-i vücûdun zuhûrunda ise vâr olan, yânî âlem, bâkî kalmaz. Bundan dolayı hakîkatte birleşmiş yoktur. Çünkü vehmedilmiş bir imkân dâhilinde olan yoktur ki, birleşme bulunsun.

Ve yine hakîkatte ayrı yok­tur; çünkü tâyin edilmiş olan bir şey yoktur ki, hakîki olan vahdetten ya’nî “bir”den ayrılmış olsun; bağıntısal çoklukların hepsi, o “bir”de helâk olmuştur. Nitekim, ”bir”in zâtında mevcût olan yarımlık ve üçte birlik ve dörtte birlik ve diğer bağıntıları onda muzmâhildir.

Ve onların “bir”den ayrı oluşları ve ona birleşik oluşları nisbî iştir ve nisbet ise an­cak iki şey arasında olur. Oysa hakîkatte “bir” için ikilik yoktur; bundan dolayı açık delîl ve keşf bu bahsedilen şeyle gel­di.

Yânî açık olarak ve keşf ile, zâhir ve bâtında, Hakk’ın gayrı bir şey olmadığı sâbit oldu. Böyle olunca ben baş gözü ile ve kalb ve rûh gözüyle, zâhir ve bâtında mevcûtları müşâhede ettiğim zaman, ancak Hakk’ın “ayn”ını mü­şâhede ederim.