Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi iki hazret, benzerlerin karşılıklı oluşu gibi, karşılıklı oldu. Benzerler ise zıttırlar. Çünkü iki benzer birleşmezler; çünkü farklı olmazlar. Oysa vücûdda diğerinden ayrılmış olmayan bir şey yoktur (24).

Yânî Rabb’ların hepsini toplamış olan rubûbiyyet hazreti ile kulların hepsini toplamış olan ubûdiyyet yânî kulluk hazreti, benzerin bir diğerine karşılık oluşu gibi, karşılıklı oldu. Çünkü iki hazretten biri, diğerine göre karşılıklı olarak râzı olan ve râzı olunan oldu. Bundan dolayı her biri karşılıklı râ­zı olan ve râzı olunan olmakta ve her biri diğerinde hükmünü açığa çıkarmakta benzerler gibidirler ve benzerler ise zıttırlar.

Çünkü iki benzer birleşmezler ve şâyet birleşecek olurlar ise birbirinden ayrılmazlar ve oysa vücûdda ayrılmayan bir şey yok­tur. Çünkü ilâhi isimler birbirinden ayrıdır. Sonuç olarak iki benzer birleşmezler; ve birleşmeyince bir dîğerine zıt olurlar. İşte bunun için rubûbiyyet ve ubûdiyyet hazretleri, zıt olan benzerlerin karşılıklı oluşu gibi, karşılıklı oldu.

Bu durumda Şeyh (r.a.) önce, çokluk îtibârıyla, benzerlerin ve zıtların vü­cûdunu isbât etti; daha sonra bu iki hazret arasındaki benzer oluşu ve zıt oluşu kaldırıp, zâti olan “bir”liği ve sonra da âraz olan “bir”liği beyân etmeyi murâd ederek, iki hazreti toplamış vâhid yânî bir olan hakîkate işâreten buyurdu ki:

Şimdi bir olan hakîkatte benzer yoktur. Böyle olunca “vücûd”ta benzer yoktur: Ve vücûdda zıt da yoktur. Çünkü “vücûd” vâhid yânî bir hakîkattir. Oysa bir şey kendi nefsine zıt olmaz (25).

Yânî “benzer” dediğimiz şeyin bulunması için, iki mevcût lâzımdır ve bu iki mevcûdun da birbirinin gayrı olmuş olması îcâb eder. Oysa “vücûd” tek bir hakîkattir. Ve o hakîkat da ahadiyyet vasfı üze­redir; parçalanma ve çoğalma kabûl etmez.

Bundan dolayı vücûdda ne benzer ve ne de zıt yoktur. Eğer olsa idi, tek bir hakîkatin kendisinde çoğalmış olması lâzım gelirdi. Örneğin “bir” dediğimiz şeyden kendisine benzeyen başka “bir” çıkmaz; çünkü kendi kendisinde çoğalmaz.

Ve “bir”den kendisine zıt olan bir şey de çıkmaz. Sonuç olarak o dâimâ “bir”dir. Fakat “bir”in kendisinde yarım, üçte bir, dörtte bir, beşte bir ve diğerleri gibi birtakım bağıntılar mevcût olur ve gayrılık, ancak bu bağıntılar arasında görünür. Ve bu bağıntılar tek bir olan hakîkatı ihlâl et­mez; O dâima “bir”dir.