Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Böyle olunca, Allah kulundan râzı olucu oldu. Onlar da kendilerinden râzı olunanlardır ve onların hepsi O’ndan râzı olucu oldular. Bundan dolayı O da kendisinden râzı olunandır (23).

Allah, kulundan râzı olucu oldu; çünkü o kullar Allâh’ın isimlerinin gereklerini ve hükümlerini açığa çıkardılar. Örneğin kimi çevresine zarar verdi, Dârr isminin gereğini meydâna koydu ve kimi hálka fayda verdi, Nâfi’ isminin hükümlerini açığa çıkardı. Ve Allah ismi bütün isimleri toplamış olduğundan, bu isimlerin her birerlerinin kullarından râzı olucu oldu.

Ve netîce olarak da bu kulların hepsi Allah indinde kendilerinden râzı olunanlar oldular. Diğer taraftan onlara, taleb ettikleri aynî vücûdu verdiği ve bu yokluk gizlenmişliğinde gizli olan onların kemâlâtını isimlerin ellerinden açığa çıkardığı için, kullar da râzı oldular. Ve bu sebeble de Allah onların indinde kendisinden râzı olunan oldu.

Soru: Cenâb-ı Hak Kur’ân- Kerim’de: “ve lâ yerdâ li ıbâdihil küfra” yânî “Ve O, kulları konusunda küfre razı olmaz” (Zümer, 39/7) buyurmuştur. Oysa kulların bâzıları kâfirdir. Şu halde Hakk’ın onların küfürlerinden râzı olucu olması lâzım gelir ki, bu da bu apaçık ifâdeye ters görünür.

Cevâp: Hakk’ın emri mükellef olanların halleri hakkında iki yön üzeredir: Birisi “teklîfî emir”, diğeri “irâdî emir”dir. Eğer Hak mükelle­fe bir şeyle emreder ve o şeyin yapılmasına ilâhî ilmi olduğundan, irâdesi de bağlanır ve onu yapmaya me’mûr olan mükellefin ayn-ı sâbite­si de onu îcâb ettirir ise, bu “irâdî emir”dir.

Ve eğer Hak, mükel­lefe, yapılmasına irâdesinin bağlanmadığı ve onu yapmaya me’mûr olanın ayn-ı sâbitesinin de îcâb ettirmediği bir şeyle emrederse; bu da “teklî­fi emir”dir.

Şimdi bir kul, Hakk’ın gönderdiği peygamber’in getirdiği emirlere itaât etmeyip küfretse ve onun bu küfrü de ayn-ı sâbitesinin istîdâdı olsa, Hak “teklîfi emri” yönünden onun bu küfründen râzı olucu değildir. Fakat ezelde onun istîdâdıyla taleb ettiği küfrün yapılmasını irâde ettiği için, “irâdî emir” yönünden Hak ondan râzı olucudur.

Çünkü onun fiili ilâhî irâdeye uygundur . Bu bahsin ayrıntıları Ya’kûb Fassı ile Uzeyr Fassı’nda geçmiştir. Oraya mürâcaat olunsun.