Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Beyt:
Sen kulsun ve sen Rab’sin; o kimse için ki, onun için onda sen kulsun (20).

Yânî ey iki mârifet sâhibi olan ârif! Birinci mârifetin yânî ârif oluşun yönünden sen kulsun; çünkü o mârifet sebebiyle vehmî nefsini bilip, daha sonra hakîki Rabb­’ini anladın ve eseri bildin, eserin sâhibini tanıdın.

Ve böylece sen, ikinci mârifetin yânî ârif oluşun yönünden Rab’sın. Çünkü bu mârifet sebebiyle nefsinin hakîkâtini bildin ve senin üzerindeki Kayyûm’u tanıdın ve Hakk’ı anladın. Bu halde sen, resimlerin ile kulsun ve resimlersiz Rab’­sın.

Ve sen, seninle kulsun; ve sensiz Rab’sın. Ve sen onun vücûdun­da yok hükmünde olan içeriğin ile zâhirsin ve bu vücûdunda zâhir oldu­ğun Rabb-i hâssın için kulsun; çünkü senin üzerinde o hâs ismin saltanatı açığa çıkmaktadır. Ve sen kulu olduğun bu hâs isim için Rab’sın. Çünkü O’nun vücûdunda o ismin hükümlerini kabûl edersin ve açığa çıkarırsın ve bu şekilde onun üzerinde de senin saltanatın açığa çıkar.

Bu ifâdelerin kısaca îzâhı budur ki: Sen, senin üzerine hâkim olan Rabb-i hâs için kulsun. Ve onun hükümlerinin ve fiillerinin cereyâ­nı husûsunda sen, o Rabb-i hâssın hüküm ve saltanatı altında itaât edicisin; işte birinci mârifetin gereği budur.

Ve sen hükmünde bulunman ile kulu olduğun Rabb-i hâssın için Rab’sın. Çünkü sen, istîdâdın ile onun üzerine hâkimsin ve onun senin üzerine olan hük­mü ve fiili, ancak istîdâd lisânın ile olan talebine dayanmaktadır. Bu da ikinci mârifetin netîcesidir.

Sonuç olarak Allah Teâlâ Zâhir ve Bâtın’dır ve Zâhir ismi ile Bâtın ismi için rubûbiyyet sâbittir. Zâhir Bâtın’ı ve Bâtın da Zâhir’i terbiye eder. Bâtın’ın Zâhir’i ter­biye etmesi, Zâhir üzerinde isimlerin hükümlerini açığa çıkarmasıdır.

Ve Zâhir’in Bâtın’ı terbiye etmesi de, isimlerin hükümlerini kabûl edip, onun açığa çıkmasına görünme yeri olmasıdır.

Şimdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.), bu beyitte kul ile Rabb-i hâs arasındaki bağıntıyı beyân buyurmuştur. Ve sonraki beyitte ise, abd ile Rabbü’l-erbâb yânî Rabb’ların Rabb’ı arasındaki bağıntı beyân olunur.

 Ve sen Rab’sın ve sen, hitâpta onun için ahid sâbit olan Rab için kulsun (21).

Yânî sen, sende açığa çıkan “hüviyyet” îtibârıyla Rab’sın. Ve sen “e lestu birabbikum“ yânî “Ben sizin Rabb’iniz değilmiyim?” (A’râf, 7/172) hitâbında kendisi için ahid sâbit olan Rabb’in için, taayyünün ve kayıtlı oluşun îtibârıyla kulsun.

Ve kul ile  Rab arasındaki geçmiş küllî ve cüz’î ahdi bilmek lâzımdır. “Küllî ahd” budur ki, ilâhî toplayıcı isim ile kullar arasında olmuştur. Ve “cüz’î ahd” ise isimlerden her biriyle kulları arasındaki ahiddir. Şim­di herkes Allâh’ın kuludur; fakat her bir kul kendisine hâkim olan isimler yönünden Hakk’a tapar.

Şimdi her bir inanç ki, bir şahıs onun üzerine sâbittir, o inançtan başka inancı olan kimse, o inancı reddeder (22).

Yânî herkesin bir inancı vardır. Başka birisinde, kendi inancının dışında olan bir inanç gördüğünde, onu hükümsüz bırakır. Çünkü her bir şahıs ilâhi isimlerden bir ismin görünme yeridir. Bundan dolayı o ismin hükmü îcâbınca kendine mahsûs bir inanç sâhibidir. Ve bu sebeple diğer inanç sâhiplerinden ayrılmıştır.

Ve bu inanç, o kimse ile Rabb-i hâssı arasındaki ahdidir. Bundan dolayı muhtelif isimlerin te’­sîri altında olarak bir dîğerine inançları muhâlif olan kimselerden her biri, diğerini reddeder ve hükümsüz bırakır.