Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şu halde sen Rabb’in cennetine girdiğin zaman, “nefs”ine dâhil olursun (18).

Yânî birer Rab olan ilâhi isimlerden birisi, alnından tutup çektiği kuluna “Fedhulî fî ibâdî” yânî “Kullarım arasına dâhil ol!” (Fecr, 89/29) sözüyle seslenip ve cen­netine dâhil olmayı emretse, o ârif kul kendi nefsine dâhil olur.

Çünkü, ârif Rabb-i hâssı olan o ismin cennetinin kendi “nefs”i olduğu­nu ve kendisinin o Rabb’in görünme yeri ve aynası ve istivâ ettiği arşı olduğunu bilir. Bu şekilde Rab, kulunu ve kul da Rabb’ini sever. Biri râzı olan, diğeri de râzı olunandır.

 

Rabb’ini tanıdığın anda, Rabb’ine ârif oluşun sebebiyle, ken­di nefsini bildiğin ârif oluşun dışında olarak, diğer bir ârif oluş ile tanırsın. Bu sûrette sen iki ârif oluş sâhibi olursun. Birisi, senin nefsin yönüyle Rabb’in ârif oluşudur; di­ğeri, nefsin yönüyle değil, Rabb’in yönüyle, Rabb’in ârif oluşu sebebiyle, nefsin ârif oluşudur (19).

Yânî Rabb’in cennetine girdiğin zaman, nefsine ve zâtına dâhil olur ve Hakk’ın nûrlarından ve zâtından, o nefsinde olan şeyi ve sırları müşâhede edersin. Ve bu şekilde nefsini ikinci bir tanıyış ile tanır­sın ki, bu ârif olma nefsini tanıdığın ârif olmanın gayrıdır.

Yânî bun­dan evvel nefsini bilmiş ve bu bilme sebebiyle Rabb’ini tanımış idin. Bu defâ Rabb’in cennetine girip kendi nefsine dâhil olmakla, nefsin hakkında ikinci bir ârif olma oluşur ki, bu da önceki ârif olmadan başkadır. Ve bu ikinci ârif oluşun oluşması anında, Rabb’ine ârif oluşun sebebiyle nefsini tanımış olursun ve netîce olarak sende iki ârif oluş hâsıl olur. Çünkü, daha önce nefsini bilmiş ve ondan sonra Rabb’­ini tanımış idin.

Ve bu ârif oluşta sen kendinin âciz, fakîr, noksanlıklar ve şerler kaynağı olup, sendeki kemâlâtın ödünç olduğunu ve Rabb’­inin Kâdir, Ganî, kemâlât ve hayırlar mâdeni olup, zâti kemâlât sâhibi bulunduğunu anlamış idin. Ancak, Rabb’ini ve görünme yerlerinde onun açığa çıkışlarını bildiğin zaman, bu biliş ile tekrâr nefsinin ârif oluşuna döner ve yönelirsen, sende ikinci bir ârif olma daha peydâ olur ki, bu ârif olma öncekinden daha tam ve mükemmeldir.

Çünkü bu defâ, nefsinin Hakk’ın görünme yerlerinden bir görünme yeri olduğunu bilmiş olursun. Ni­tekim (s.a.v.) Efendimiz’e “Rabb’ini ne ile bildin!” diye sorulduğunda “Eşyâyı Allah ile bildim” buyurdular.

Şimdi sende hâsıl olan iki mârifetten yânî ârif oluştan birisi, nefsin yönünden Rabb’ini ve nefsini bilmektir ve diğeri, nefsin yönünden değil, Rabb’in yönünden, Rabb’ini ve nefsini bilmektir. (Dâvûd-ı Kayserî şerhi).