Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve “Ey mutmainne nefs, benim cennetime gir” ki, benim örtmem onun iledir. Oysa benim cennetim senden gayrı değildir. Çünkü sen, zâtın ile beni örtersin (16).

Cennet, sözlükte “Sık ağaçların gölgeleriyle örtülmüş olan yer”e derler. “Örtme” ma’nâsına olan “cenn”den türemiştir. Ve zâ­hir âlimlerin terimlerinde “Âhiret yurdunun ferah makâmlarından ve muhabbet edilen yurtlardan ibârettir” ki, onlar da “ameller ve fiiller cennet”idir. Fakat ârifîn indinde bunlardan başka cennetler de vardır ki, onlar “sıfat cennetleri” ve “zât cennetleri”dir. Sıfat cennetleri, kemâl sâhiplerinin sıfatıyla sıfatlanmak ve ilâhi ahlâk ile ahlaklanmaktır.

Ve bu­nun da birtakım mertebeleri vardır. Zât cennetleri, ârifinden Rabb’in zuhûru ve onların üzerinde zâhir olması ve Rab’leri indinde onların örtünmesidir. Kul için olan bu cennetlere karşılık, Hak için de cennet­ler vardır. B

una binâen Hak Teâlâ: “Vedhulî cennetî” (Fecr;’ 89/30): Yânî: “Cennetime gir!” buyurur ve cenneti, ecell ve âlâ Zât’ına bağlar.

İlâhi cennetlerden birincisi; “a’yân-ı sâbite cennetleri”dir. Çünkü Hak onunla örtünür ve a’yân-ı sâbite örtülerinin arkasından zâtını zâtı ile müşâhede eder.

İkincisi; ne mukarreb meleklerin, ne de diğerlerinin vâkıf olama­yacağı şekilde rûhlarda örtünmesidir.

Üçüncüsü; gayrın vâkıf olamayacağı yön ile perde arkasından âlemlerini müşâhede etmek için, şehâdet âleminde varlıklar ile örtünmesidir.

Şimdi nefsâni hazlardan fânî olan ârife “Benim cennetime gir!” denilince o ârif bu sözden, “zâtına ve “ayn”ına ve hakîkatınâ gir ki, onda Ben’i bulasın; ve onunla Ben’i müşâhede edesin” ma’nâsını anlar.

Çünkü onun isteği Hakk’ın cemâlidir. Ârif olmayan kim­se ise bu hitâptan yenilip içilecek ve hûrîlerle zevk edilecek, sonuç olarak bu gibi nefsâni hazlar ile meşgûl olunacak yere dâhil oluşu anlar.

Nitekim Şeyh (r.a.) Hak tarafından tercümân olarak “Benim cennetim senden gayrı değildir; çünkü sen zâtınla beni örtersin” buyurur. Yânî sen zâtınla ve sıfatlarınla ve fiillerin ile zâtıma, sıfatlarıma ve fiillerime koruma, yânî siper olursun demektir. Ve kulun nefsini Rabb’ine siper etmesi hakkındaki izâhlar İbrahim Fass’ında geçmiştir; oraya mürâcaat buyrulsun.

Şimdi Ben bilinmem, ancak senin ile; nitekim hakîkatte sen mev­cût olmazsın, ancak Ben’im ile. Böyle olunca seni bilen kim­se, Ben’i bildi. Oysa Ben bilinmem, sen de bilinmezsin (17).

Yânî varlıklarda Ben’im açığa çıkışım, ancak senin iledir. Çünkü sen Ben’im zâtımın aynası ve sıfatlarımın görünme yeri ve tasarruflarımın mahalli­sin. Nitekim sen de, ancak Ben’im ile mevcûtsun. Çünkü senin sen­liğin yokluktan başka bir şey değildir. Belki Ben kendi vücûdumdan sana bir izâfi vücûd verdim de, senin senliğin bu sâyede meydana gelmiş oldu.

Böyle olunca, hakkıyla seni bilen kimse Ben’i bildi; çünkü senin ha­kîkatin Ben’im. Oysa benim hakîkatimi ve zâtımın özünü hiç­bir kimsenin bilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı sen de hakî­katinle ârif olunan olamazsın.

Bu hitâp, “insan-ı kâmil” olan Şeyh (r.a)in bâtınından zâhirinedir. Çünkü insan-ı kâmilin vücûdu Hakk’ın vücû­duna bütünüyle görünme yeridir ve Hak, suyun buzda gizlenmesi gibi, onda gizlidir. Rubâî-i Hazret-i Mevlânâ:

Tercüme: “Ey Hoten şehrine mensûp olan güzel yüzlü sevgili! Ben seninle öyleyim ki, acabâ ben sen miyim, yoksa sen ben misin? diye yanılgı içindeyim. Ben ben değilim, sen de sen değilsin. Sen, ben de değilsin. Hem ben benim; ve hem sen sensin; hem de sen bensin.”