Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi Hak Teâlâ onu Rabb’i indinde kendisinden râzı olunan olmasıyla vasfetmekle, İsmâîl (a.s.) ayn’lardan kendisinin dışındakiler üzerine üstün oldu. Ve “Ey nefis, Rabb’ine dön!” (Fecr, 89/27-28) denilen her mutmainne nefs de bunun gibidir. (14).

Yânî İsmâîl (a.s.) Rabb’leri indinde kendisinden râzı olunmuş olan ne kadar ayn’lar varsa, onların hepsinden üstün oldu. Çünkü Hak Teâlâ onu: “ve kâne inde rabbihî mardıyyâ” yânî “Ve o, Rabb’inin indinde râzı olunmuşlardandı” (Meryem, 19/55) âyet-i kerîmesinde kendisinden râzı olunan olmakla vasfetti.

Ve İsmâîl (a.s.), Hak Teâlâ Hazretlerinin her şeye hálkı­nı, yânî istîdâdıyla taleb ettiği hakkını, verdiğine vâkıf ol­du. Bu vâkıf oluş ise kazâ ve kader sırrına ilimdir. Ve kazâ ve kader sırrına vâkıf olmak ta, insan-ı kâmil’in hâlidir.

Ve insan-ı kâmil, mutlak Rabb’in terbiyesi altındadır ve zât isminin görünme yeridir. Nitekim İsmâîl (a.s.) da: “ve cealnâ lehüm lisâne sıdkın aliyyâ” yânî “ve onları lisânda sâdık ve aliyy kıldık” (Meryem, 19/50) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere zât ismi olan Aliyy isminin görünme yeridir.

Bundan dolayı o mutlaka kendisinden râzı olunmuş olandır; ve diğer ayn’lar ise Rabb-i hâsları indinde kendisinden râzı olunanlardır. Bu şekilde İsmâîl (a.s.) kendisinin dışında olan ayn’lar üzerine üstün olur.

Ve “Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh, İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh, Fedhulî fî ibâdî, Vedhulî cennetî.” Yânî “Ey mutmain olan nefs!, Rabbine dön râzı olarak ve râzı olunmuş olarak!, O zaman, kullarımın arasına gir. Ve cennetime dâhil ol.” (Fecr, 89/27-30) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu yön ile, her bir mutmainne nefs te, İsmâîl (a.s.) gibi kendisinden râzı olunmuş olandır.

Çünkü “emmâre” değildir ki, fiilleri kendisine dayandırma ile dâ­vâya kalkışsın ve “levvâme” değildir ki, aynı şekilde fiilleri kendine bağlı kılarak kendini levm etsin? O tercihli ölüm ile bütün fiillerinden fânî olmuş ve kendisinde fiilleri dayandırabileceği bir vücûd göre­memiştir. Onun için o nefse gerek tercihli ölümde ve gerek zorunlu ölümde “Rabb’ine dön!” hitâbı ulaştı. Çünkü bir kimse nefsinden dönünce, Hak açığa çıkar.

Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “câel hakku ve zehekal bâtıl” (İsrâ, 17/81) Yânî “Hak geldi, bâtıl git­ti.”

Şurası da kapalı kalmasın ki, her mutmainne nefsin kendisinden râzı olunmuş ol­ması, Rabb-i hâsı indinde kendisinden râzı olunmuş olmasıdır. Hattâ İsmâîl (a.s.) da, Rabb-i hâsı indinde kendisinden râzı olunmuş olmakla bir yön ile kayıtlı kendisinden râzı olunmuştur ve ikinci yön ile mutlak kendisinden râzı olunmuş olandır.

Birinci yön budur ki, İsmâîl (a.s), insan-ı kâmil olduğundan mutlak rubûbiyyeti barındıran bütün rubûbiyyetlerin görünme yeri oluştadır. Ve mutlak rubûbiyyet onunla tahakkuk edici ol­muştur.

İkinci yön budur ki, salt kul oluş ile vasıflanmış olduğundan ondan açığa çıkan bütün fiiller, râzı olucu olan Hakk’ın fiilleridir.

 

Şimdi Hak Teâlâ mutmainne nefse, ancak onu dâvet eden Rabb’ine dönmek ile emretti. Böyle olunca nefis de, “râzıyye yânî râzı olmuş” olduğu halde, Rabb’ini külden ârif oldu. Şim­di sen “Ey nefis”, bu makâm, onların mülkü olması yönüyle, “Benim kullarım zümresine gir!” Şu halde bura­da bahsedilen “kullar”, Rabb’ini bilen ve onunla yetinen ve ondan başka Rabb’a bakmayan her kuldur (15).

Yânî Hak, mutmainne nefse, kendisini çağıran Rabb-i hâssına dönme ile emretti. O da bu Rabb-i hâssını, diğer hâs Rabb’lerden, yânî isimlerden ayırıp O’nun dâvetinden râzı olduğu halde ârif oldu ve O’nun dâvetine îcâbet etti.

Ve Hak, dönüş ile berâber bu rızâ makâmının onların mülkü olması dolayısıyla, mutmainne nefs sâ­hipleri olan kullarının zümresine dâhil olmasını da emretti; ve “Fedhulî fî ibâdî” yânî “Kullarım arasına dâhil ol!” (Fecr, 89/29) âyet-i kerîmesindeki kullar, hangi ismin terbiyesi altında olduğunu bilip onun üzere yetinerek, onun dışında olan hâs Rabb’lara bakmayan her bir kuldur.