Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi kendisinden râzı olunanın mutlaka kendisinden râzı olunan olması geçerli olmaz. Ancak onda, onunla açığa çıkan her şey, râzı olanın fiilinden olduğu zaman, kendisinden râzı olunanın mutlaka kendisinden râzı olunan olması geçerli olur (13).

Bu cümle daha önce yazılmış olunan “Her bir mevcût rubûbiyyeti ancak külden aldı, vâhidden almadı; bundan dolayı ona külden ancak ona uygun olan şey tâyin edilmiş oldu” cümlesinin devâmıdır ve o cüm­leye ilişiktir. Ve bu iki cümle arasındaki beyânlar, ahadiyyette te­cellî olmadığını îzâh için verilmiştir.

Şimdi her bir mevcût, mâdemki rubûbiyyeti belirli tek bir isimden almayıp, hâs rubûbiyyetten kendisine uygun şeyi külden, yânî mutlak rubûbiyyetten aldı ve diğer tâbîr ile, her mevcût, mâdemki rubûbiyyeti istîdâdına göre “Allah” toplayıcı ismi altında bulunan isimlerin birinden aldı; şu halde ancak terbiyesi altında bulunduğu isme göre kendisinden râzı olunan olur; yoksa mutlakâ kendisinden râzı olunan olmaz.

Çünkü diğer bir isme göre kendisinden râzı olunan değildir ve her bir ismin görünme yeri diğerini beğenmez. Nitekim Şeyh Sâdî (k. s) buyurur. Beyt:

Tercüme: “Bir yahûdi ile müslüman çekişiyorlardı. Öyle ki, onların sözlerinden bana gülme geldi. Müslüman hiddetle dedi ki: “Eğer bu delîlim doğru değilse, ilâhî, yahûdi olarak öleyim.” Yahûdi dedi: “Tevrât’a yemin ediyorum, eğer muhalefetim varsa, senin gibi müslüman olayım. “

Sonuç olarak Rabb-i hâssı olan isme göre kendisinden râzı olunan olan kimse, mutla­kâ kendisinden râzı olunan değildir. Ancak kendisinden râzı olunanda, vücûdu ile açığa çıkan bütün fiiller ve haller, râzı olanın fiili olursa, yânî kendisinden râzı olunan olan kulun fiili olmazsa, o zaman o kul, mutlakâ kendisinden râzı olunan olur.

Çünkü râzı olanın fiili, kemâ­liyle insan-ı kâmilde ortaya çıkar. Çünkü insan-ı kâmil, “Allah” toplayıcı isminin görünme yeri olduğundan bu isim altında toplanmış olan bütün ilâhi isimlerin görünme yeri olmuş olur. Ve onun Rabb’i, mutlak Rabb ve Rabbü’l-erbâb olan “Allah” toplayıcı ismi olur. Nitekim âyet-i kerîmede: “e erbâbun müteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr” (Yûsuf, 12/39) Yânî “Ayrı ayrı Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan “Allah” mı hayırlıdır?” buyrulur.

“İnsân-ı kâmil” rubûbiyyeti mutlak Rabb olan Allah’dan aldığından, onun görünme yerinde açığa çıkan bütün fiiller ve haller, mutla­kâ kendisinden râzı olunan olur. Nitekim Hızır (a.s.) gemiyi deldi ve erkek çocuğunu öldürdü.

Ve bunların görünüşte inkâr edilmiş olması nedeniyle, Mûsâ (a.s.)’ın inkârına cevâben: “mâ fealtuhu an emrî” (Kehf, 18/82) Yânî: “Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim” buyurdu. Çünkü: “innen nefse le emmâretun bis sûı” yânî “Muhakkakki nefs, kesinlikle kötülüğü emreder” (Yûsuf, 12/53) âyet-i kerîmesi gereğince “Nefis kötülük ile emre­der.” Fakat Hak emrinde hakîmdir. Bundan dolayı insan-ı kâmilden çıkan fiiller, görünüşte çirkin bile olsa, râzı olanın fiili oldu­ğundan mutlakâ kendisinden râzı olunan olur.