Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk’ın ahadiyyeti yönüyle almaz ve bunun için ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men’ etti (9).

Yânî ahadiyyet zâtı parçalanabilir olmadığı yön ile , falan parçasını fa­lan şey ve falan parçasınaı da falan şey aldı demek mümkün olmadığından: ve bundan dolayı onda ne isim ne de resim bulunmadığından, hiçbir kimse “rubûbiyyet”i Hakk’ın “ahadiyyet”i yönüyle almaz.

Çünkü “rubûbiyyet” bir sıfattır ve ahadiyyet zâtı ise isimlerden ve sıfatlardan berîdir. İşte bu sebepten dolayı, ehlullah, ahadiyyet mertebesinde tecellî yoktur, derler. Çünkü tecellî için, tecellî olunan bir şey lâzımdır. Oysa bütün bağıntılar ve izâfeler ahadiyyet zâtında mahvolmuş ve helâk olmuştur.

Şimdi sen O’nunla O’na bakıcı olursan, O kendi nefsine bakıcıdır. Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle bakıcı olmaktan zâil olmadı (10).

Yânî ey ârif, sen fenâ makâmında, Hakk’a nefsin ile değil, yine Hak ile bakarsan, O’na bakıcı olan sen olmazsın; O kendi nefsine bakıcı olur. O ise evvel ve âhir bulunduğu halden zâil olmadı ve dâimâ kendi nefsine, kendi nefsiyle bakıcıdır ve hiçbir şeye “ahadiyyet” ile tecellîsi yoktur.

Çünkü tecellî, gayr için keşf oluştan ibâ­rettir. Oysa burada ne başkaları ve ne de gayr yoktur. Ve bu merte­be, bâtın olma mertebesidir; zâhir olma mertebesi değildir. Tecellî ise bâtın olma değil, zâhir olmadır.

Ve eğer sen O’na senin ile bakarsan, “ahadiyyet” zâil olur. Ve eğer sen O’na O’nunla ve seninle bakarsan, yine “ahadiyyet” zâil olur. Çünkü “nazarte-hû yânî sen ona baktın”daki “tâ” za­mîri, bakılanın “ayn”ı değildir. Şimdi “bakan” ve “bakılan” olan iki husûsun gerektirdiği bağıntının vücûdu lâzımdır. Böyle olunca “ahadiyyet” zâil olur (11).

Yânî sen Hakk’a nefsin, kayıtlı vücûdun ile bakarsan, o zaman bu nefsin sebebiyle “ahadiyyet” zâil olur ve bu sûrette Hak sıfatları ve isimleriyle sana tecellî eder; yânî ahadiyyetle değil, “vâhi­diyyet”le tecellî eder.

Ve eğer sen Hakk’a, Hakk’ın vücûduyla ve senin vücûdun ile bakarsan, sen nefsinde Rabbânî iniş ile tahak­kuk etmiş olursun. Nitekim hadîs-i şerifde buyrulmuştur:

“Rabbimiz her gece dünyâ semâsına iner. ”

Ve bu bakış, ilâhî yakın olmuşlar ve Muhammedî vâris olan saâdet sofrası zâtların bakışıdır. Ve buna “ikinci fark” derler. Çünkü bu saâ­detlinin bakışında Hakk’ın vücûdu, hálkın vücûduna ve hálkın vü­cûdu da Hakk’ın vücûduna perde olmaz.

Ve bu nazar ile de “ahadiyyet” zâil olur. Çünkü “nazarte-hû yânî sen ona baktın”daki “hitâp tâ”sı yânî “sen” zamîri, “bakılan” olan Hakk’ın aynı değildir, gayrıdır. Çünkü “sen” dediğimiz zaman, senin kayıtlı vücûdun ve “O” dediğimiz zaman da Hakk’ın vücûdu sâbit olur ve bundan da ikilik ortaya çıkar.

Ve “bakan” ile “bakılan”dan ibâret bulunan iki şeyin gerektirdiği bağıntının vücû­du lâzım gelir ve “bakan” ile “bakılan” arasında gayrılık sâbit olunca, ahadiyyet de zâil olur; çünkü ahadiyyette bütün bağıntılar yok hükmündedir.

 Ve yine de Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını gör­medi; oysa bu vasıfta bakanın ve bakılanın Hak olduğu ma’lûmdur (12).

Yukarıda, senin Hakk’a seninle olan bakışın ile, senin O’na O’nunla ve seninle olan bakışın anlatılmış idi. Bu iki türlü olan bakışta dahi Hak, kendi nefsiyle, kendi nefsinden gayrısını görmez. Oysa Hak bu vasıfta, yânî senin vücûdun ile ve kendi vücûdu ile bakıcı olduğunda hem bakan ve hem de bakılandır. Ancak bakıcılık ve bakılıcılık bağıntısıyla ahadiyyet zâil olur.

Ve bakıcılık ve bakılıcılık ile tecellîde ise bağıntıların vücûdu lâzımdır.