Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi İsmaîl (a.s.), bizim bahsettiğimiz şeye olan keşfi sebebiyle Rabb’i indinde, kendisinden râzı olunandır. Ve aynı şekilde her bir mevcût Rabb’i indinde kendisinden râzı olunandır. Ve her bir mevcût, beyân ettiğimiz üze­re, Rabb’i indinde kendisinden râzı olunan olduğunda, diğer kulun Rabb’i in­dinde kendisinden râzı olunan olması gerekmez. Çünkü rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Bundan dolayı ona külden, an­cak ona uygun olan şey tâyin edilmiş oldu. O da onun Rabb’idir (8).

Yânî İsmâil (a. s) fiilin, “ayn” için sâbit olmayıp, ancak aynda tecellî edici olan ve açığa çıkan Rabb-i hâs için sâbit olduğuna ve o ayn’ın da ancak kendisinden açığa çıkan şeyi kâbiliyyet ve istîdâdı ile Rabb’inden taleb ettiğine vâkıf oluşu sebebiyle, Rabb-i hâs indinde kendisinden râzı olunmuştur ve beğenilmiştir.

Çünkü Rabb-i hâssı o mevcûdun üzerine rubûbiyyeti bâkîleştirdi ve onun istîdâdı dolayısıyla, ona tecellî edip fiillerini onda açığa çıkardı. Bununla berâber her mevcût, Rabb-i hâssının indinde kendisinden râzı olunan ol­makla yine o mevcûdun, diğer kulun Rabb’i indinde kendisinden râzı olunan olması ve beğenilmesi gerekmez.

Çünkü mevcûdun her birisi rubûbiyyeti, ancak isimler ile küllden yânî bütünden aldı; belirli olan tek bir isimden almadı. Ve külden onun için belirlenmiş olan şey de, ancak kendisine uygun olan şeydir.

Ve kendisinin uygunu olan şey de onun istîdâdıdır. Ve o mevcût için kendisine uygun olarak külden belirlenmiş olan şey, onun Rabb’idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim:

Bilinsin ki “ulûhiyyet”, yânî “vahdet” mertebesi, kendisinde isim ve resim olmayan “ahadiyyet” mertebesi ile, isimler ve sıfatlar mertebesi olan “vâhidiyyet” arasında vâsıta olan bir mertebedir. Ve bu ulûhiyet mertebesi mutlak rubûbiyyeti îcâb eder.

Çünkü ilâhı olan ol­mayınca “ilâh” kimi terbiye edecektir?

Oysa âlemlerin tamamı ilâhı olandır. Bundan dolayı Allah, Rabbü’l-âlemindir. O’nun âlemler üzerin­deki rubûbiyyeti mutlak rubûbiyyettir ve geneldir. Ve her mevcû­dun bu “ulûhiyyet” mertebesinden aldığı hisse ve nasîp, ancak ken­disinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir.

Ve bu ismin rubûbiyyeti hâs ve kayıtlı rubûbiyyettir. Bundan dolayı her bir mevcût ru­bûbiyyetini külden, yânî bütün isimleri toplamış olan ulûhiyyet mertebesinde almış olur. Ve bu, aldığı hâs rubûbiyyet de onun kâ­biliyyet ve istîdâdına uygun olup, görünme yeri olduğu hâs isme mahsûs olur. İşte o mevcûdun fiillerinden râzı olan ve ondan çıkan şeyleri beğenen, ancak bu hâs isimdir.

Örneğin mühtedînin yânî hidâyette olanın Rabb’i olan Hâdî hâs ismi, ona hidâyetle ­tecellî edicidir ve mühtedîden çıkan fiillerden ve ahlâktan râzıdır. Ve aynı şekilde dalâlette olan kimsenin Rabb’i de, o dalâlette olana dalâletle tecellî edicidir. O Rab da Mudill hâs ismidir. Ve aynı şekilde menfaâtlenenin Rabb’i Nâfi’; ve zarar görenin Rabbi Dârr ve intikam olunan kimsenin Rabb’i Münta­kım ve merhûmun yânî rahmet edilenin Rabb’i Rahmân’dır. Ve diğerleri de bunlara kıyâs olunur.

Birine göre kendisinden râzı olunan olan kimse diğerine göre kendisinden râzı olunan ol­maz. Ve aynı şekilde bir isme göre saîd olan, diğer isme göre saîd ol­maz Çünkü mevcût ayn’lar rubûbiyyetlerini kül yânî bütünsel olan ulûhiyetten ayrı ayrı hâs isimler ile aldı; yoksa belirli tek bir isimden almadı.

Eğer belirli tek bir isimden alsaydı, mevcûtlar rubûbiyyette ortak olur ve hepsinin fiilleri, o belirli olan isme göre kendisinden râzı olunan olmak­la, hepsi eşit şekilde saîd olurdu. Fakat her bir mevcûdun hisse­sini ve nasîbini bir hâs ismin vâsıtasıyla külden alması, mevcû­tların rızâ ve saâdette bir dîğerine eşit olamamalarını meydana getirir. Bundan dolayı bir hâs isme göre saîd olan, diğer hâs isme göre şakî olur.