Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Şimdi onlar, nefisleri olmaksızın, Hakk’ın vechini müşâhede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında “küllü şey’in hâlikun illâ vechehu“ yâni “herşey helâk olucudur, ancak O’nun vechi hariç” (Kasas, 28/88)dir. Ve “tebâr” helâktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın sırlarına vâkıf olmak isterse, onun üzerine güneş feleğine yükselmek lâzım olsun. Ve o bizim Tenezzülât-ı Mevsiliyye’mizdedir, vesselâm (36).

Yânî izâfî vücûdlarını ve cismâni örtülerini kaldırıp, Hakk’ın mutlak vücûdunda helâk olan Muhammedî zâlimler, arada nefisleri olmaksızın, bâkî olan Hakk’ın vechini müşâhede ettikleri için nefislerini bilmezler; zâtlarına vâkıf oluşları olmaz; benliklerini aşikâr etmezler. Nitekim bu Muhammedîler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ “küllü şey’in hâlikun illâ vechehu“ (Kasas, 28/88) yânî “Her bir şey helâk olucudur; ancak onun vechi helâk olucu değildir” buyurur.

Bu âyet-i kerîmede “vechehû”nun zamîri “şey”e dönük olunca ma’nâ “Her bir şey helâk olucudur; ancak o şeyin vechi helâk olucu değildir” olur. Ve bir şeyin “vech”i denildiğinde, onun “zâtı ve hakîkât”i kastedilir. Ve daha önce îzâh edilmiş idi ki, bu çok olan taayyünler Hakk’ın mutlak vücûdunun, kayıtlı oluşundan ibarettir. Bundan dolayı eşyânın hakîkâti Hakk’ın vücûdudur. Şu halde âyetin ma’nâsı şöyle olur: “Her şeyin taayyünü helâk olucudur. Ancak o şeyde taayyün etmiş olup onun hakîkâti olan mutlak vech helâk olucu değildir.

Ve zamîr Hakk’a dönük olduğunda “Her bir şey helâk olucudur; ancak Hakk’ın vechi helâk olucu değildir” demek olur. Ve “ve lâ tezidiz zâlimîne illâ tebârâ” (Nûh, 71/28) âyet-i kerîmesindeki “tebâr” “helâk” ma’nâsınadır.

Sonuç olarak, Muhammedî zâlimler Hakk’ın mutlak vechinde kendi vehmî benliklerinden fânî olmuşlardır. Onlar ebeden Hakk’ın müşâhedesinde olup nefislerini bilmezler. Ve Nûh (a.s.)’ın sırlarına vâkıf olmak isteyen kimseler, rûhen güneş feleğine yükselsinler. Çünkü, Nûh Kelimesi’ne âit hikmetlerin ve mârifetlerin ve müşâhedelerin sırları, ancak rûhu güneş feleğine yükselen kimselere açılır.

“Yûh” güneşin bir adıdır; o da cisimler âleminde ısı ve ışık kaynağı olan bir cisimdir. Ve akıllar âleminde cüz’i rûhların hepsi ondan gelir. Ve hálk edilmiş beşeri mertebelerden ve insâni fıtrattan güneş feleğine yükselme keşf iledir. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), güneş feleğine yükselmeyi Tenezzülât-ı Mevsıliyye ismindeki kitâplarında en mükemmel yön ile beyân buyurmuştur. Ve bu kitâbı Musul şehrinde, elli beş bölüm üzerine yazarak, onda ilimlerin ve hakîkatlerin sırlarını belirtmiş ve özellikle bu güneş feleğine yükselmeyi bu kitâbın kırk altıncı bölümünde uzun uzadıya açıklamıştır.

 

(Bitti; hâzâ min fazli Rabbî. Bu Rabbimin fazlındandır).

 

 

Bitiş: 30 Kasım 1916 Perşembe gecesi saat 04:00.


Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi