Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

“Yâ Rab beni ört!” yânî beni ört ve benden dolayı ört! Ve senin “Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” yâni “Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler” (En’âm, 6/91) sözünde kadrin bilinmediği gibi, benim de makâmım ve kadrim bilinmiye! “Ve anne ve babamı da ört” ki, ben onlardan netîce oldum; ve onlar “akıl” ve “tabîat”dır. “Ve benim beytime”, yânî kalbime, “giren kimseyi de ört ki, mü’min olduğu halde”, yânî kalb içinde ilâhî haberlerden bildirilen şeyi tasdik edici olduğu halde. Ve o da nefislerinin söylediği şeydir. Ve akıllardan olan “mü’­min erkekler”i ve nefslerden olan “mü’min kadınlar”ı da ört! Ve zulmânî perdelerin arkasında gizlenmiş olan ve gâyb ehli olan “zâlimlere arttırma, tebârdan”, yânî helâkdan başka (35).

Yânî Cenâb-ı Nûh’dan naklen Nûh sûresinin sonunda beyân buyrulur “Rabbigfirlî ve li vâlideyye ve li men dehale beytiye mu’minen ve lil mu’minîne vel mu’minât ve lâ tezidiz zâlimîne illâ tebârâ” yâni “Rabbim, beni, annemi, babamı ve evime mü’min olarak girenleri ve mü’min kadınları ve mü’min erkekleri mağfiret et. Zalimlere helâkından başka bir şeyi artırma.” (Nûh, 71/28) âyet-i kerîmesini Hz. Şeyh (r.a.) hakîkât lisânıyla tefsîr ederek buyururlar ki:

“Yâ Rab, zât nûrun ile benim taayyün etmiş benliğimi ve sıfat nûrun ile taayyün etmiş vücûdumda görülen eserleri ve nefsim ile tabîatımın kuvvetlerini ört! Tâ ki bunlar ile zâhir olmaktan kurtulayım; ve benim zât ve sıfâtım, senin zât ve sıfâtında mahvolsun. Ve benim vücûd dalgam, senin mutlak zâtının deryâsında yok olsun. Bundan dolayı sen “Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” yâni “Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler” (En’âm, 6/91) âyet-i kerîmesinde, nasıl ki hakkıyla kadrinin bilinmediğini beyân etmiş olduğun yön ile, zâtın ile bilinen değil isen, benim de kadrim bilinmesin; yânî senin zâtında helâk oluşum dolayısıyla, sana tâbi olarak ben de bilinen olmayan olayım. Çünkü benim vücûdum senin mutlak vücûduna bağlı olmuş bir kayıtlı vücûddur. Ve hakîkatte kayıtlı olanın vücûdu ancak mutlakın vücûdudur. Ve vücûdumda hükümrân olan ancak Sen’sin.

Ve anne ve babamı da ört ki, ben onların netîcesiyim. Ve benim anne babam da, “baba” derecesinde olan “akıl” ile, “anne” derecesinde olan “tabîat”tır. Çünkü kevn âleminde “akıl” fâil yâni etken ve müessir yâni te’sir edici; ve “tabîat” mef’ûl yâni edilgen ve te’siri kabûl edicidir. Bundan dolayı akıl ile tabîatın nikâhlanmasından insâni sûret doğar. Ve insan vücûduna göre “âkıl”dan kasıt “rûh” ve “tabîat”tan kasıtta “nefis”tir. Ve onların izdivâcından “insânî kalb” doğar.

Ve şu halde ma’nâ böyle olur: Yâ Rab, rûh ile nefsi de ört, tâ ki onların ismi ve resmi kalmasın. Ve isim ve resimleri kalmayınca kadr ve makâmı da bilinmez olsun. Ve mü’min olduğu, yânî onda ilâhî haberlerden bildirilen şeyi tasdîk edici olduğu halde beytime, yânî kalbime, dâhil olan kimseyi de ört!

Ve o ilâhî haberler de (S.a.v.) Efendimiz’in “Allah Teâlâ hazretleri benim ümmetimin nefislerinin söylediği şeyden geçti” hadîs-i şerîfinde beyân buyurulduğu üzere, tasdik edici mü’minin nefsinin söylediği şeydir. Çünkü beşeri kirlerden ve nefsâni sıfatlardan pâk olan kalbe gelen ilâhî vâridat dahi aslî temizliğini muhâfaza eder. Çünkü inmiş olduğu mahal temiz olduğu için, o ilhâmı bozmaz. Bundan dolayı kalb mertebesinde olan nefsin lakırdılârı ilâhî haberlerdir. Fakat beşeri kirler ve nefsâni sıfatlar ile kalbi bulanık olan kimselerin nefsi sözleri temizlik üzere değildir. Onların kalblerine gelen ilâhî ilhamlar kalbdeki kirliliğin rengine boyanıp sâfiyetini kaybeder. Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz bu hâli Fîhi Mâ-fîh’de şöyle beyân buyururlar:

“Bu fıkhın aslı vahiy idi. Fakat hálkın fikirleri ve duyguları ve tasarrûfu ile karışınca o letâfet kalmadı. Ve zamânımızdaki vahyin letâfetine hiç benzer mi? Nitekim bu su, şehre “Turut” ismindeki dağdan akmaktadır; kaynağı oradadır. Bak ki, ne latîf ve sâfın sâfıdır! Ne zaman ki şehre gelir ve şehir hálkının mahallelerinden geçer ve bu kadar hálk ellerini ve yüzlerini ve ayaklarını ve âzâlarını ve elbiselerini yıkarlar ve hayvanların pislikleri onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan, gerçi yine o sudur. Toprağı çamur eder ve susamışı kandırır ve sahrâyı yeşillendirir; fakat bu suyun daha önce sâhip olduğu letâfetinin kalmadığını ve ona nâhoş şeyler karıştığını anlayacak bir ayırt edici lâzımdır.”

Sonuç olarak, sâf kalbe gelen ilâhî vâridat aslî sâfiyetini muhâfaza ettiğine ve Nûh (a.s.) gibi bir Nebiyy-i zî-şânın mukaddes kalbine olan vâridâtın ilâhî vahiy olduğunda şüphe olmadığına göre, cenâb-ı Nûh ilâhî haberlerden ibâret olan kendilerinin nefsinin sözlerini tasdîk edici olduğu halde gönlüne giren mü’minlerin de taayyün etmiş benliklerinin örtülerek fenâ-fillâh makâmına ulaşmalarını taleb eder.

Ve nebîlerin gönüllerine dâhil olan kimselerin, onların mübârek kalblerine nâzil olan ilâhî tecellîlerden istîdâdları kadar nasîbleri vardır. Onun için nebîlerin vârisleri olan insan-ı kâmillerin gönüllerini kazanmak, sâlikler için en birinci vazifedir.

Ve “akıllar”dan olan mü’min erkeklerin ve “nefisler”den olan mü’min kadınların da taayyün etmiş benliklerini ört! Ve zulmâni perdeler ve cismâni örtüler arkasında gaybda gark olması dolayısıyla yer tutan ve bakanın gözlerinden perdelenmiş olan zâlimlere sen de helâkten başkasını arttırma! “Zâlimîn” “zulumât”tan türemiştir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde: “Zulüm kıyâmet gününün zulmetleridir.”

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi