Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Şimdi örtülmüş olan şeyi aşikâr ederler. Onu açığa çıktıktan sonra da örterler. Böyle olunca bakan hayrette kalan olur. Ve fâcirin fücûrunda olan kastını ve kâfirin küfründe olan kastını bilmez; oysa şahıs birdir (34).

Bilinsin ki, bu gördüğümüz kesîf sûretler, isimleri dolayısıyla, Hakk’ın mutlak vücûdunun mertebe mertebe tenezzül ederek, taayyün etmesi ve kayıtlanmış olmasından ibârettir. Şu halde bu taayyünlerin gerek zâhirleri ve gerek bâtınları hep Hakk’ın vücûdu olur; ve onların bâtınları zâhirlerini idâre edici olur. Örneğin: buhâr dediğimiz latîf madde mertebe mertebe tenezzül edince ve kesîfleşince bulut, su buz olur. Buzun zâhiri de buhar, bâtını da buhardır. Fakat buz, taayyünü yönünden buhar değildir. Çünkü, onda buhara mahsûs olan şeyler yoktur; ve aynı şekilde, buza “su” demek de mümkün değildir. Çünkü kesâfet mertebesinde bulundukça suyun işini göremez.

İşte bizim “Ben” tâbîr ettiğimiz bu taayyün etmiş ve kesîf vücûdumuz da bunun gibidir. Bundan dolayı Hak olan “hakîkât”imizi, “hüviyyet”imizi, benliğimiz ve taayyünümüz örtüyor.

Şimdi bir kimse: “Mutlak vücûd olan Hak bizim hüviyyetimizdir ve bizim bâtınımızdır; taayyünlerin hepsinde sirâyet etmiş olan O’dur; ve açığa çıkmış bütün taayyünleri terbiye eden o hakîkattir” demiş olsa, rubûbiyyet sırrını aşikâr etmiş olur. Fakat böyle dediği halde fiilen bu sözünü yalanlayarak kesîf taayyününün hükmüne tabî olarak ve nefsânî hevâsının yolundan giderek hareket eder ve tasarrufu bu izâfisi vücûduna bağlarsa, evvelce aşikâr etmiş olduğu rubûbiyyeti daha sonra zâhiri benliği ile örtmüş olur. Bu halde Hak tâlibi olan bakan onu görünce hayrete düşer ve fâcirin yâni aşikâr edenin fücûrunda yâni aşikâr etmesinde ve kâfirin yâni örtenin küfründe yâni örtmesinde olan maksadını bilmez. Oysa rubûbiyyeti söz ile aşikâr eden ve fiilen örten şahıs birdir, yânî aynı kimsedir. Hak tâlibi olan kimse, onun hangi hâline tabî olacağını bilemez, şaşırır kalır.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.)’in bu sözünde, henüz nefsâni sıfatlarının esîri olan kimselerin, tasavvuf bilgileri ile şunu bunu irşâd edemeyeceklerine ve bilakis Allâh’ın kullarını hayrete ve dalâlete düşüreceklerine işâret vardır.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi