Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

“Eğer sen onları bırakırsan”, yânî sen onları terk edersen “kullarını dalâlete düşürürler” yânî onları hayrete düşürürler ve onları ubûdiyyetten yâni kulluktan, rubûbiyyet sırlarından kendilerinde mevcût olan şeye ihrâc ederler. Böyle olunca, onlar nefisleri indinde kullar olduktan sonra, nefislerine rablar bakışıyla bakarlar. Şimdi onlar kullar ve rablardır “ve doğurmazlar”, yânî intâc ve ızhâr etmezler; “ancak fâcir”i, yânî örtülmüş olan şeyi meydana koyanı, ki “keffâr”dır (Nûh, 71/27), yânî açık olan şeyi açıldıktan sonra örtücüdür (33).

Yâni sen Zâhir isminin terbiyesi altında bulunan onların vücûdi taayyünlerini aynı şekilde Zâhir isminin görünme yeri olan yeryüzünde bırakırsan ve onları yerin içine ve Bâtın isminin terbiyesi altına çekmezsen vehmi vücûdlarının icâbı olan hevâ ve tuğyân yâni küfürde çok ileri gitme dâiresinde hareket ederler; ve kullarını da şaşırtıp benlik vehmine dâvet ederler.

Ve nefsâni kuvvetler ve hayvâni sıfatlarının varlığıyla berâber, onların zâti sıfâtı olan, hâlis ubûdiyyetten yâni kulluktan çıkarıp kendilerinde olan rubûbiyyet sırlarına ihrâc ederler. Oysa nefsâni kuvvetlerinin hükmü altında zebûn olan kimselerin, rubûbiyyet sırlarından haberdar olmaları câiz değildir. Çünkü mutlak vücûd’un her mertebede bir hükmü vardır. Bu mertebelerin hükümlerine riâyet etmek gerekir. Nefsâni kuvvetleri henüz diri olan kimseler, mertebeleri muhafaza edemezler. Bundan dolayı dalâlete düşerler ve hálkı da dalâlete düşürüp insânların en şerlisi olurlar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: “İnsânların şerlisi o kimsedir ki, üzerine kıyâmet kopar. Rubûbiyyet sırları açığa çıkar, oysa o diridir.” Onun nefsâni kuvvetleri ve hayvâni sıfatları henüz ölmemiştir ve “Muti kable ente muti” yâni “ölmeden önce ölünüz” sırrına ulaşmamıştır.

Zamânımızda, “Zâhir ve Bâtın hep Hak’tır. Biz bunun böyle olduğunu anladık. Şerîat âlemin düzeni içindir; bundan dolayı, hâlin hakîkâtinden haberdâr olduktan sonra, namaza, abdeste ve oruca ne ihtiyâcımız vardır” deyip hevâ ve nefsâni heveslerine tabî olan birtakım zındıklar, bu hâlin birer açık şâhididir.

Evet, Zâhir ve Bâtın Hak’tır. Fakat senin kayıtlı vücûdun bu şehâdet mertebesinde hâlis kuldur. Ve Zâhir isminin terbiyesinde bulunân bu kayıtlı vücûdlara olan teklîf, bâtında oluşum içindir. Bundan dolayı ilâhî teklife itaat etmek sâlih amel; ve muhâlefet ise kötü fiildir. Ve senden çıkan sâlih fiillerin ve kötü fiillerin sûretleri diğer âlemde peydâ olur. Ve intikâl ettiğin berzah âleminde seni karşılayacak olan onlardır. Cemâl’e katılmış olmak başka, Celâl’e katılmış olmak başkadır. Dâimâ pâdişahın huzûrunda musâhib yâni arkadaşlık eden olmakla onun külhancısı olmak arasında çok büyük fark vardır.

İşte Nûh kavmi de, bâtınları rubûbiyyet sırlarının mazharı ve zâhirleri hâlis ubûdiyyet yâni kulluk olduğu halde, onlar ubûdiyyetten yüz çevirerek, rubûbiyyet sırları îtibârıyla nefislerine “rablar” bakışıyla bakarlar. Kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdlarıyla ve zâhirleriyle kul iken ve nefsâni kuvvetlerinin hükmü altında iken, ubûdiyyetten yâni kulluktan rubûbiyyete geçerler. Ve bu halleriyle Mudill isminin dâvetine icâbet ederler. Bundan dolayı gerek kendileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan kullar için hayırlı olan şey onların yerin içinde gömülü olmaları ve taayyün etmiş vücûdlarının kalkmasıdır.

Ve onlar ancak fâciri, yânî örtülmesi zorunlu olan kendilerindeki rubûbiyyeti doğururlar ve aşikâr ederler. Ve onlar öyle fâcirdir ki, “keffâr”dır, yânî mübâlağa ile örtendir. Zâhir olan şeyi açığa çıktıktan sonra örterler. Çünkü onlar benlikleri ile ilâhi hakîkati örterler. Yânî onlara lâzım olan ubûdiyyet yâni kulluk ile açığa çıkmak iken, benlikleri mevcût olduğu halde rubûbiyyet dâvası ile zâhir olurlar. Ve daha sonra kendi sûretlerinde zâhir olan ilâhi hakîkati benlikleri ve izâfi vücûdlarıyla örterler.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi