Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Cenâb-ı Nûh “Rabbî” dedi, “İlâhî” demedi. Çünkü “Rab” için sâbitlik vardır. Oysa “İlâh” isimler ile çeşitlidir. O her an ­bir iştedir. Şimdi o “Rab” ile telvînin sâbitliğini murâd etti. Çünkü ondan başkası geçerli değildir.’ “Yeryüzünde bırakma!” Onlar üze­rine yerin içinde olmaları duâsını eder. Ve Muhammedî: “Eğer siz ipi sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi” dedi. Göklerde ve yerde olan Hak içindir. Şimdi sen yer içinde defnedildiğin zaman, onun içindesin ve o senin kabındır; ve onun içinde sizi iâde ederiz. Ve vücûhun ihtilâfından dolayı, sizi bir de’fa daha ondan çıkartırız. Örtme talebi için elbiselerine bürünen ve pâr­maklarıyla kulaklarını tıkayan kâfirlerden, devreden bir kimseyi; tâ ki dâvet genel olduğu gibi menfaât dahi genel olsun (32).

Yânî Cenâb-ı Nûh’un dâvetine karşı kavminin, büyük bir mekr ile karşılık vermeleri üzerine, Hazret-i Nûh onlar hakkında: “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ” (Nûh, 71/26) yânî: “Yâ Rab! yeryüzünde kâfirlerden birisini bırakma!” diye duâ etti. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu duâyı hakîkat lisânı ile böyle tefsîr buyururlar ki: Hz. Nûh duâsında “Rabbî” dedi “İlâhî” demedi. Yânî; ey benim Rabbim deyip, Rabb’i nefsine bağlı kıldı.

Çünkü Rab, hangi isimde olursa olsun, mutlakâ merbûbu yâni “Rabbi olanı” gerektirir. Kendi kullarının ihtiyaçlarını yerine getirmek için o, rubûbiyyetinde sâbittir; ve onların ihtiyacı olan şeylere kâfi gelir.

Fakat “İlâh” belirli bir sıfat ve özel bir isim ile kayıtlanmış değildir. Çünkü sıfatların ve isimlerin hepsine şâmildir. Örneğin hasta olan kimse “yâ İlâh!” ve “yâ Allâh!” diye seslense, bu ismin altında olan Şâfî ismine ve aç kalan kimse “yâ İlâh!” dese Rezzâk ismine sığınır; diğerleri de buna kıyaslanabilir. Çünkü “İlâh” isimler ile bu sûretle çeşitlenir. O her an bir işte ve bir tecellîdedir. Ve onun için bir sâbitlik yoktur. Fakat Rab için ihtiyacı yerine getirme husûsunda sâbitlik vardır.

Bundan dolayı Cenâb-ı Nûh, Rab ile seslenerek telvînin yâni her an olmakta olan işlere görünme yeri oluşun sâbitliğini, yânî ihtiyacına uygun olan sûret ne ise Hakk’ın, o sıfat ile tecellîsini ve zuhûrunu diledi. Ve Hakk’ın onun murâdına uygun sıfatla zuhûru telvîn yâni her an olan işe görünme yeri oluştur. Çünkü rubûbiyet mertebesinde telvînin yâni her an olmakta olan işe görünme yeri oluşun sâbitliğinin dışında bir şey geçerli değildir. Çünkü her duâ eden kimse, Hakk’ın kendi isteğine göre tecellîsini ister.

Cenâb-ı Nûh, “Rabbî” seslenişinden sonra “lâ tezer alel ardı” (Nûh, 71/26) yânî “Yeryüzünde bırakma!” dedi ki, kavmi aleyhinde, onların yeryüzü üzerinde kalmayıp yerin içine gitmeleri ve kendilerini Zâhir ismi perdesinde bırakan vücûd taayyünlerinden kurtulup ahadî ve toplayıcı batna dâhil olmaları için bedduâ şeklinde hayır duâ idi.

Nitekim Muhammedî buyurur ki: “Eğer siz ipi sarkıtsanız Allâh’ın üzerine düşerdi”. Çünkü bu gördüğümüz kesîf taayyünler latîf olan mutlak vücûdun tenezzülünden oluşmuş vücûdlardır. Ve maddi ve cismâni şeylerin vücûdu îtibârî iştir. Latîfin derece derece tenezzülleri sebebiyle onun vücûduna bağlı olarak açığa çıkmıştır. Şu halde “ipi sarkıtan” ve “ip” ve “ipin sarktığı mahal” hep Allâh’ın vücûdudur. Onun gayrı bir mevcût yoktur ki, ip onun üzerine düşsün. Ve göklerde ve yerlerde olan hálk edilmiş sûretler hep bir olan mutlak vücûdun isimleri dolayısıyla kayıtlanmasından ve ve taayyün elbisesine bürünmesinden ibâret olduğundan, onlarda açığa çıkma Hak için sâbittir. Diğer bir tâbirle Hakk’ın mutlak vücûdu sonsuz bir deryâdır ve görünme yerleri olan sûretler hep onun köpükleridir. Nitekim Ferîdüddin Attâr (k.s) Esrârnâme’lerinde buyururlar. Beyt:

Tercüme: “Eğer gözün görücü ise, sen deryâyı gör. Çünkü âlem yoktur. Âlem deryânın köpüğüdür. Düşün ki, bu âlem hep hayâldir. Nihâyet bir hayâli bundan ziyâde görme! Sen deli misin, yoksa şaşkın mısın ki, bu kadar hayâl içinde uyumuş olasın.”

Şimdi, sen yere gömüldüğün zaman, yer senin kabındır; ve sen onun içindesin, yânî sen ölürsün. Ve senin muhtelif unsurlardan oluşmuş olan vücûdun, yerin içine gömülmekle yer kabı, senin bu vücûdunu âlem ehlinin görmesinden örter. Yânî senin taayyününün sûreti fânîdir; ve sen bâtında ve cem’ ayn’ında helâk olmuşsun ve vâhidiyyetin bâtını senin kabındır. Çünkü senin vücûdun Hakk’ın mutlak vücûdunun tenezzül ile kesîfleşerek kayıtlı olması ve taayyün etmesinden ibârettir. Bu açığa çıkan taayyünün düğümleri çözülünce bâtına gider; ve mutlak vücûdda mevcût bulunur.

Cenâb-ı Şeyh hazretleri “ve fîhâ nuîdukum ve minhâ nuhricukum târeten uhrâ” yâni “Ve sizi oraya geri döndüreceğiz. Ve sizi oradan bir de’fa daha çıkaracağız” (Tâhâ, 20/55) âyet-i kerîmesini ibâreye dâhil edip Hakk’ın lisânından buyururlar ki: “Yer içinde sizi iâde ederiz ve vecihlerin ihtilâfından dolayı bir kere daha sizi ondan çıkarırız.” Yânî sizin taayyün etmiş ve kayıtlanmış vücûdunuzu yerin içine geri göndermekle bozarız ve o düğümleri çözeriz; fakat böyle bırakmayız. Vecihlerin İhtilâfından dolayı sizi yine birtakım görünme yerleri ve muhtelif taayyünler ile çıkarır ve zâhir ederiz.

Bilinsin ki, bu vücûdi taayyünlerin açığa çıkması hep ilâhî isimlerin kemâlâtının açığa çıkması içindir. Örneğin “Hâdî” ismini alalım. Bu isim gayb mertebesinde, yânî ahadî zât mertebesinde gizli ve mahbûs kalmak istemez. İlim mertebesinde onun zihni sûreti peydâ olur. Onun vücûdu bu mertebeye lâyık olan bir vücûddur. Daha sonra mutlak vücûd bu isme bir mertebe daha kesîf bir taayyün vermek için rûhlar âlemine tenezzül eder. Bundan dolayı bu ismin taayyünü ve elbisesi o âleme uygun bir şey olur. Ondan sonra mutlak vücûd o isme daha kesîf bir vücûd bahşetmek ­için misâl âlemine tenezzül eder. Taayyün elbisesi bu âleme uygun olur. Ondan sonra yine O mutlak vücûd şimdi içinde bulunduğumuz şehâdet mertebesine iner ve o isme bu âlemin kesâfetine uygun bir taayyün elbisesi ihsân eder. Bu şehâdet âlemi esfel-i sâfilîndir yâni aşağının en aşağısıdır. Buraya kadar mutlak vücûdun “nüzûl” yâni “iniş”idir. Şehâdet mertebesinden sonra mutlak vücûdun “urûc” ya’nî yükselmesi başlar ki, bu geri dönüştür. Ve esfel-i sâfilîne yâni en aşağıya tenezzül edinceye kadar geçtiği mertebelerin her birisinde bu ismin icâbları açığa çıkar. Ve her bir mertebe, kendisinden evvelki mertebeye göre zâhir ve kendisinden sonraki mertebeye göre de bâtındır.

Bundan dolayı Hâdî isminin görünme yeri olan taayyün etmiş bir vücûddan şehâdet mertebesinde îmân ve sâlih ameller çıkar. Çünkü bu ismin istîdâdı dolayısıyla onun kemâlâtı bunlardır. Ve Mudill isminin îcâbı da küfür ve fena amellerdir. Onun görünme yerinden de bunlar çıkar. İşte isimlerin vecihleri muhtelif olduğundan, her bir mertebede onların görünme yerleri de muhtelif olur ve Hakk’ın tecellîsi de tabî ki muhtelif olmuş olur.

Şimdi, şehâdet mertebesinden sonra bu hálk edilmiş sûretler yere iâde olunur. Çünkü bu vücûdlar yerin cinsinden yapılmış idi. Ölünce tabî ki yine oraya gider. Fakat insan orada kalmaz. Çünkü, insanın hakîkati olan ve hâs rabbi ve rûhu bulunan isim mahvolmaz, o bâkîdir; çünkü Hakk’ın işlerindendir. Ve Hakk’ın işleri kendisinin aynıdır ve Hak ise bâkîdir. Ve ilâhî hitâp insanın unsurlardan oluşmuş kalıbına değil, belki bu hakîkatinedir. Böyle olunca insan bu şehâdet âleminden bu sûretle göçtüğü zaman, berzah âleminde zâhir olur; ve bu isme berzah âleminin hâline uygun bir kalıp verilir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Beyt:

Tercüme: “Eğer benim bu vücûd kadehimi kırarsa gam çekmem. Çünkü o sâkînin koltuğu altında başka bir vücûd kadehi vardır.”

İşte “Diğer def’ada sizi çıkartır ve zâhir ederiz” sözünün îzâhı budur.

Cenâb-ı Nûh duâsında: “lâ tezer alel ardı” yânî “Yeryüzünde bırakma!” sözünden sonra “minel kâfirîne”(Nûh, 71/26) dedi. Yânî “Yeryüzünde kâfirlerden bırakma!” demek olur. O kâfirler ki, örtme talebi için elbiselerine büründüler ve parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Çünkü, onlar istiğfâra yâni örtünme tâlebine dâvet olunmuşlardı. Bundan örtmeyi anladılar.

Ve duâda “minel kâfirîne” sözünden sonra “deyyârâ” yâni “devreden” sözü gelir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) tefsîr ederek buyururlar ki: “ahadı-kimseyi” Yânî “Yeryüzünde kâfirlerden birisini bırakma; tâ ki dâvet genel olduğu gibi, menfaât dahi genel olsun.” Çünkü Cenâb-ı Nûh, isimlerin sûretleri olan çok görünme yerleri ile vahdet vechinden perdelenen kavmini, celâli perdelerin zulmetlerinden zât cemâlinin nûruna ve şekâvetten saâdete dâvet etti. Dâvet ettikçe onların perdeleri arttı. Anladı ki, onlar perde ehlidir ve farktan cem’ etmeye ve Zâhir isminden Bâtın ismine dönmeleri mümkün değildir. Bundan dolayı onların açığa çıkan taayyünlerinin Zâhir ismi görünme yeri olan yeryüzünden kalkarak, Bâtın isminin görünme yeri olan yerin içinde örtülmeleri için, yardımcı Rabbine Kahhâr ve Müntakım ismi ile duâ etti. Çünkü onların çokluktan vahdete ve farklılık ve uzaklıktan cem’ ve yakınlığa geçmeleri kendileri hakkında hayır ve en iyisi olduğu gibi, diğer geri kalan mü’minleri de şaşırtıp hayrete düşüremeyecekleri yönüyle, onlar hakkında da menfaât icâbıdır. Şu halde dâvet genel olduğu gibi, menfaât dahi genel olmuş olur.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi