Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Şimdi onlar, suyun ayn’ında ateşe dâhil edildiler. Ve Muhammedîler hakkında “Ve izel bihâru succiret.” yâni “Ve denizler tutuşturulduğu zaman” (Tekvîr, 81/6)dır. Fırını tutuşturduğum zaman (succiret et tennur). Böyle olunca onlar kendilerine Allah`dan gayrı yardımcı bulmadılar. Bundan dolayı Allah onların yardımcıları ayn’ı oldu. Onlar sonsuza dek onda helâk oldular. Eğer Allah Teâlâ onları sâhile, tabîat sâhiline çıkarsaydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. Her ne kadar küll yâni bütün, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de (31).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “ve cealnâ minel mâi külle şey’in hayy” yâni “Ve her canlı şeyi sudan hálk ettik” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesi icâbınca her şeyin hayâtı sudan olduğundan ve ilm-i billâhta hakîki hayât bulunduğundan “ilim” için “su”yu benzeterek kullandı. Ve hadîs-i şerîf gereğince onun vahdet sübûhât-ı vechi yâni Cenâb-ı Hakk’ın gönüllerden bütün mâsivayı söküp atan zâti bir nur ve ziyâ tufanı, nûrdan ve zulmetten yetmiş bin perdeyi yaktığı için de “âteş”i “vahdet” için benzeterek kullandı.

Şu halde bu benzeterek kullanmalar ile ma’nâ şöyle olur:

Suda, yânî ilm-i billâh’ta, gark olan hayret ehli ateşe, yânî vahdete dâhil edildiler, zâtî tecellî çokluk taayyünlerini yaktı; çokluk ayn’ında vahdeti müşâhede ettiler; ilim ile hayat ve bakâ ile fenâ buldular. Bundan dolayı onlar gark ile harkı yâni yanmayı müşâhede ettikleri için, hayretin en şiddetlisine düştüler.

Ve Muhammedîler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de “Ve izel bihâru succiret” (Tekvîr, 81/6) yânî “Deryâlar tutuşturulduğu zaman” geldi. Nitekim, ben fırını tutuşturduğum zaman (succiret et tennur) derim. Yânî Arablar bu tâbîri kullanırlar. Hz. Şeyh (r.a.) Muhammedîler hakkında, suyun aynında ateşin vücûdunun olduğunu bu âyet-i kerîmeyi şâhit göstererek buyurdu. Çünkü denizler sudur ve tutuşma ise ateşin şânındandır.

Bundan dolayı bu gark ve hark yâni yanma müşâhadesinde, onlar kevni taayyünlerden hiçbir yardımcı bulmadılar. Çünkü zâtî tecellî görünme yerlerinin izâfî vücûdlarını yaktı. Vücûdu olmayan şeyden ise yardım tasavvur edilemez. Böyle olunca ancak Hakk’ın hakîkî vücûdu bâkî kaldı. Bundan dolayı yardımcı ancak Allah Teâlâ hazretleridir. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: “Beni diri kılanı ben öldürürüm ve öldürdüğümün diyeti benim, üzerimedir ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti de benim”. Şu halde Allah, onların yardımcıları ayn’ı oldu. Onlar sonsuza dek Allah’ta helâk oldular. Bu hal de Allah’ta fânî ve Allâh ile bâkî olmaktır. Yânî ehlullah terimlerinde “fenâ-fillâh” ve “bakâ-billâh” dedikleri şeydir. Onlar ilm-i billâh denizlerinde gark olduktan sonra, eğer Allâh onları tabîat sâhiline çıkarsaydı, her ne kadar ulûhiyet mertebesinde küll yâni bütün, Allâh için ve Allâh ile ve belki ancak Allâh ise de, yine onları bu yüksek dereceden indirmiş olurdu.

Bilinsin ki, hakîkî vücûd sonsuz olan Hakk’ın zâtının vücûdundan ibârettir. Ve Hak bu “ahadiyyet” mertebesinde sıfatların ve isimlerin hepsinde mutlaktır ve mutlaklık kaydından dahi mutlaktır. “Mutlak” tâbîri merâmı anlatabilmek için kullanılan bir terimdir. Ve bu mertebede onun bağıntıları olan sıfatları ve isimleri, çekirdeğin içindeki ağaç gibi gizlidir. Ne zaman ki onun kuvvede yâni potansiyel olan isimleri kemâllerini müşâhede için isimlendirilmişleri olan Hak’tan aynalar, görünme yerleri ve eserler taleb ettiler; Hakk’ın mutlak vücûdu, yalnızca isimlere rahmet olarak, ahadiyyet mertebesinden vâhidiyyet mertebesine tenezzül etti. Bu mertebe, ulûhiyyet mertebesidir. İşte bu mertebede zât “Allah” ismiyle isimlendirilir. Ve isimlerin hepsi bu isim altında toplanmıştır. Bundan dolayı isimlerin hepsi “Allâh” için olmuş olur.

Bir olan vücûd bu mertebeden sonra “rubûbiyyet” mertebesine tenezzül eder. Çünkü ilim mertebesinde bir dîğerinden ayrılmış olan isimlere birer görünme yeri gerekir; ve o görünme yerlerini âit oldukları isimlerin terbiyesi altına vermek lâzım gelir. Şu halde isimlerin hepsi “Allâh” için olunca, o isimlerin görünme yerleri olan tabîi sûretlerin hepsi de “Allâh” için olur. Bundan sonra bu görünme yerlerine birer kesîf vücûd vermek îcâb eder. Oysa Hakk’ın vücûdundan başka vücûd yoktur. Bundan dolayı lâtifin lâtifi olan mutlak vücûd taayyün kaydına bürünerek o isimlerin sûretlerinde kesâfetle açığa çıkar. Şu halde, bu görünme yerlerinin vücûdu müstakil olmayıp izâfîdir; ve Allâh iledir; ve belki ancak Allâh’tır.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi