Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Ve uzayan yol sâhibi eğridir; maksattan hâriçtir. Hakkında hayâl sahibi olduğu şeye tâliptir. Onun gâyesi o hayâldir. Bundan dolayı onun için “min yâni ‘den” ve “ilâ yâni ‘a” ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve devr hareketi sâhibi için başlangıç yoktur ki, ona “min yâni ‘den” lâzım olsun ve onun için sonuç yoktur ki, onun üzerine “ilâ yâni ‘a” hükmetsin. Böyle olunca onun için tam vücûd vardır. Ve ona cevâmi’-i kelim yâni kelimeleri toplayıcılık ve hikmetler verildi. Sâlik oldukları hatâlarından yâni büyük günahlarından dolayı ilm-i billâh deryâlarında gark oldular. Ve o da hayrettir (30).

Yânî uzayan yol sâhibi, merkezden çevreye eğridir. Çünkü o çok olan taayyün perdelerinin arkasında kalmış ve hâlin hakîkatinden gâfil bulunmuştur. Hakk’ı ne kendi nefsinde ve ne de diğer görünme yerlerinde müşâhede etmez. Onu kendi nefsinden uzakta hayâl eder. O hayâl hânesinde hayâl edip uzak mesâfede zannettiği sûrete yönelerek ona tâlip olur. Bundan dolayı bu kimse Hak’tan eğri ve maksattan hâriçtir. Ve hayâl ettiği şey, kendisinin yaptığı ilâhı ve hayâl ettiği Rabbi’dir. Onun tâkip ettiği yol o hayâlde son bulur. İşte bu uzayan yol sâhibi için “min (‘den)”, yânî baş; ve “ilâ (‘a)”, yânî son ve bu baş ve son arasında olan mesâfe vardır. Yânî ilk önce kendi vücûdunu ve nefsini ortaya koyar ve nefsini merkez sayar ve Hakk’ın talebine bu merkezden başlayarak sâlik olur. Ve bu talebi hayâlinde son bulur ki, bu da Hak hakkında verdiği hayâlî kararıdır. Ve nefsinden başlayarak bu hayâlî kararına ulaşıncaya kadar arada mesâfe vardır. O bu mesâfeyi Allah Teâlâ’ya giden ­bir yol zannetmiştir. İşte bu seyri ile Hak’tan uzak olur. Çünkü daha başta iken Hakk’ı terk etmiştir. Bu baştan uzaklaştıkça Hak’tan uzağâ düşer.

Oysa, devr hareketi sâhibi için başlangıç yoktur ki, ona “min (‘den)”, yânî baş lâzım olsun ve seyrinin nihâyeti yoktur ki, onun üzerine “ilâ (‘a)”, yânî son hükmetsin. Onun seyrinin ne başı ve ne de sonu vardır. Çünkü seyri dâire çevresi üzerindedir. Böyle olunca, o devr hareketi sâhibi için tam vücûd vardır. Çünkü onun seyri küllün yâni bütünün çevresidir; ve Allah’tan Allah’adır ve Allâh’dadır; ve ona cevâmi’-i kelim yâni kelimeleri toplayıcılık ve hikmetler verilmiştir. Nitekim, (S.â.v.) Efendimiz “Bana cevâmi’-i kelim verildi” buyurup, bu makâmdan hâber vermişlerdir. Ve bu da mahmûde yâni övülen hayret makâmı olup ilâhî hakîkatlerin hepsini ve rabbâni hikmetleri toplamıştır ki, daha önce geçen “illa dalâlen” yâni “dalâletten başka” sözünde îzâh edilmiş idi.

Bilinsin ki; Hak Teâlâ Hazretleri Nûh kavmi hakkında Nûh sûresinde “Mimmâ hatîâtihim ugrikû fe udhılû nâran fe lem yecıdû lehüm min dûnillâhi ensârâ” (Nûh, 71/25) yânî “Onlar hatâları yâni büyük günahları sebebiyle gark olunup ateşe dâhil edildiler; onlar Allah’tan başka yardımcı bulmadılar” buyurdu.

Hz. Şeyh (r.a.) bu âyet-i ­kerîmenin ma’nâsını işâret lisânı ile “kâmiller” hakkında kabûl ederek buyurdular ve onu bu yolda tefsîr ettiler. Mahmûde yâni övülmüş hayrete düşen Muhammedîler hatâları, yânî vücûd günâhı sebebiyle, ilâhî ilim tarafına doğru mesâfeler kat’ ederek ve seyri sülûk ederek sonuçta ilm-i billâh deryâsında gark oldular. Yânî onlar gördüler ki, “Senin vücûdun bir günahtır ki, ona diğer bir günah kıyâs olunmaz” icâbınca, şerrlerin ve kabahatların hepsinin kaynağı, kendilerinin kevni taayyünüdür. Şu halde o, hatâların-günâhların hepsinin başıdır. Ve bundan kurtulmak, ancak ilâhî ilim deryâsına doğru sülûk edip mârifet tahsili ile mümkün olur.

Hiç durmadılar, öyle yaptılar. Ve onlarda öyle bir mârifet oluştu ki, netîcede hayrete düştüler; yânî zâti vahdet ile, yokluksal bağıntıların çokluğu arasında hayrette kaldılar. Ve bildiler ki, vücûd hakîkati birdir; o da mutlak Hakk’ın sonsuz vücûdudur; ve isimler onun zâti işleridir. Ve âlemdeki çokluklar ise onun isimleri dolayısıyla mutlak vücûdunun kayıtlanmaları ve taayyünlerinden ibârettir ve kendi vücûdları dahi bu görünme yerlerinden ve kayıtlanmalardan birisidir. Bundan dolayı vücûd günâhını ortâdan kaldırıp ahadiyyet denizinde gark oldular.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi