Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

“Ve birçoğunu şaşırttılar. “yânî bir’in vecihleri ve bağıntıları ile sayılmasında hayrete düşürdüler. Ve kitâba vâris kılınıp güzide olmuş olan, nefislerine “zulmedenler” çoğaltmadılar.” Ve o üçün ilkidir. Şimdi, Hak onu “muktesıd” ve “sâbık” üzerine öne geçirdi. Ancak dalâlen, yânî hayreten, arttırdı. Muhammedî ise “Sen’de hayreti bana arttır!” dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler ve üzerlerine karanlık bastığında dururlar. Şimdi hayrette olan için devr vardır ve devr hareketi kutbun etrâfındadır; ondan ayrılmaz (29).

Yânî Nûh kavmi bir olan vücûdu, görünme yeri aynalarına yansıyan onun muhtelif vecihlerini ve sûretlerini ve kendisinde olan isimler ve sıfat bağıntılarını saymak sûretiyle hálkın bir çoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler.

Örnek: Bir odanın duvarlarına çukur ve tümsek ve çukurluğu ve tümsekliği karışmış on ayna asılsa, odanın ortasında ayakta duran bir şahsın gölge ve hayâli hepsine yansır ve şahıs bir iken on sûret görünür ve aynaların îmâl edilme tarzı başka başka olduğundan her birine yansıyan hayâl de birbirine benzemez. Birinde uzun bir yüz, ince bacaklar ve diğerinde yamyassı ve yuvarlak bir yüz ve top gibi yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar ve birisinde uzun bir yüz ve şişman bir gövde ve diğerlerinde de bunlara kıyâsen birer sûret görülür. Oysa, hepsi bir şahsın gölgesidir. Bu ihtilâf ancak aynaların ihtilâfından ileri gelir. Şimdi odaya giren diğer bir kimse o hayâlleri görüp her birini başlı başına birer vücûd zannetse ve gölgenin sâhibi olan bir olan şahıstan gâfil olsa, bu, şaşkınlıktan başka birşey değildir. Böyle bir kimse, bu gördüğü hayâllere vücûd verdiği için şaşkın olduğu gibi, bu iddiâsına başkalarını da dâvet etse, onları da şaşırtıp hayrete düşürür.

İşte bu topluluğun hayreti, cehâlete dayanan bir şaşkınlıktan ileri geldiği için, zemm edilmiş yâni kötülenmiş hayrettir.

Fakat bu muhtelif aynalarda zâhir olan sûretlerin hep bir tek şahsın gölgesi olup, mahallin ihtilâfı dolayısıyla böyle muhtelif vecihler ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti, ilme dayandığı için mahmûde yâni övülen hayrettir. Çünkü bu topluluk: “fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh” (Bakara, 2/115) “Ne tarafa dönerseniz dönün; Allâh’ın vechi oradadır” âyet-i kerîmesi icâbınca, her cihetten Hakk’ın bir olan vücûdunun tecellîsini görürler. Ve o tecellîde helâk olduklarından ve hayretlerinden ve bir olan vücûdun müşâhedesinden dolayı bir vechi diğer vecihten ve bir ciheti diğer cihetten farklı göremezler ve ayıramazlar. Beyit:

Tercüme: “Cilvelenme bana boş yere emîr-i hac ki, 

                 Gördüğün Kâbe senin; ben görürüm beyti Hudâ”

Tercüme: “Vech, birden gayri değildir. Sen aynaları saydığın zaman, çoğalır.”

Şimdi bu müşâhade ediş, Muhammedî zevk üzere olan müşâhade ediştir. Ve bu müşâhade sâhibi olanlar nefislerine zulmedenlerdir ki, onlar Kur’ân ve Furkân kitâbına, yânî cem’ ve farka, vâris kılınan güzîde olanlardır.

Ve onların nefislerine zulmü, imkânî vücûdlarının icâbı olan şehvetleri terk etmeleri ve isimlerin gölgelerinden ibâret kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdlarını kaldırmalarıdır.

Ve bu “nefislerine zâlim olanlar”: “Summe evresnel kitâbellezînastafeynâ min ibâdinâ, fe minhum zâlimun li nefsihî, ve minhum muktesid, ve minhum sâbikun bil hayrâti” yâni “Sonra kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Böylece onlardan bir kısmı nefsine zulmedici’dir, onlardan bir kısmı muktesid’dir yâni orta yolu tutanlardır. Onlardan bir kısmı da hayırlarda sâbık yâni önde olanlardır.” (Fâtır, 35/32) âyet-i kerîmesinde bahsedilen üç grubun ilkidir.

Ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu üç grup hakkında: “Onların hepsi bir menzilesindedir ve hepsi cennettedir” buyurdular.

Şimdi “nefsine zâlim olan” kimse hâkîkî bir’i birtakım îtibârlar ile çoğaltır bu çoklukta da vahdeti müşâhede eder ve”muktesıd” yâni orta yolu tutanlar ise birlikte çokluğu ve çoklukta birliği müşâhede edip bu iki müşâhade arâsını cem’ eder ve “sâbık” yâni önde olanlar ise adedi birleştirip çoku bir müşâhede eder.

Bundan dolayı “muktesıd” ile “sâbık” Hakk’ın ve hálk edilmişlerin vücûdlarını îtibâr ve isbât ettiklerinden hayret ehli değildirler. Fakat Muhammedî “zâlim” olan bir’i îtibârlar ile çok gördüğü ve hálk edilmişlerin vücûdunu îtibâr ve isbât etmediği için hayrettedir. “Ve lâ tezidiz zâlimîne illâ dalâlen” yâni “zâlimlerin dalâletten başka bir şeyini arttırma” (Nûh, 71/24) Şu halde Hak, onun hayretini arttırır. Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz “Yâ Rab, benim hayretimi sende arttır!” buyurur. Ve bu hayret mahmûde yâni övülmüş hayrettir.

Bilinsin ki, bu âyet-i kerîme Nûh sûresinde olan: “Ve kad edallû kesîrâ” yâni “Ve pekçoğunu dalâlette bıraktılar” (Nûh, 71/24) âyet-i kerîmesini tâkiben şerefle ulaşır; ve şu halde “ve lâ tezidiz zâlimîne illâ dalâlen” yâni “zâlimlerin dalâletten başka bir şeyini arttırma” (Nûh, 71/24) sözü Nûh kavmine âit bulunur. Çünkü “zulm”ün sözlük ma’nâsı “Bir şeyi koyulması gereken yerden başka bir yere koymak”tır. Nûh kavmi ise, taş ve ağaçtan yaptıkları putlar görünme yerlerinde ulûhiyyet yâni ilâhlık hayâl edip onlara taptıkları için, ulûhiyyeti koyulması gerekenden başka bir mahalle koymakla zâlim oldular. Ve nefislerine zulmeden Muhammedî zâlimler ise nefsâni şehvetlerini mahalline koymadılar. Belki muhâlefet edip terk ettiler; ve bir olan vücûdu birtakım yokluksal bağıntılar ile çoğaltmakla zulm ettiler. Onun için Şeyh (r.a,) Nûh sûresinde olan bu âyet-i kerîmede olan “zâlimîn” kelimesini işâret lisânıyla “kemâl ehli” tarafına işâreten tefsîr buyurdular.

O mahmûde yâni övülen hayret sâhibi olan Muhammedîlere Hak, her ne vakit ahadiyyet nûru ile tecellî edip aydınlatsa, onlar o nûr içinde yürürler. Çünkü ahadî tecellî ile çokluklar ve taayyün perdeleri kalkar. Bundan dolayı hayret icâbı olan çoğalışlar dahi kalkar ve çok olan taayyün perdelerinin karanlığı çöktüğü zaman hayrete düştükleri halde dururlar, yürümezler ve mesâfe kat’etmezler.

Ve hayrette olanlar ise devrederler. Ve devr hareketi ise kutup etrafındadır, ondan ayrılmaz. Bundan dolayı onun devrinin başı ve sonu yoktur.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi