Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Ve eğer onlara: “Kime ibâdet ettiniz?” denilse, “Bir ilâh’a” derlerdi. Allâh’a ve ilâha demezlerdi. Ve âbidin âlâsı, onda ulûhiyyet yâni ilâhlık hayâl etmedi. Belki bu, ilâhî aynadır; onun hürmeti gerekir, dedi. Böyle olunca o sınırlamaz. Hayâl sâhibi olan en aşağı kul ise: “Biz, bunlara bizi Allâh’a yakınlığı yaklaştırsınlar diye taparız” (Zümer, 39/3) derler. Ve âlâ kul, der ki: “Sizin ilâhınız ancak bir ilâh’tır”; bundan dolayı nerede açığa çıkarsa “O’na teslim olun”; ve tabîat ateşi sönmüş olan “muhbitlere yâni tevâzû sahiplerine müjde ver!” (Hac, 22/34) Şimdi onlar “ilâh” dediler ve “tabîat” demediler (28).

Yânî Nûh kavmine veyâ çeşitli putlara tapan kimselere “kime ibâdet ettiniz?” diye sorulsa, onlar cevaplarında elbette bir ilâh’a, yânî kayıtlı ilâh’a taptık derlerdi. Yoksa Allah Teâlâ’ya ve mutlak ilâh’a taptık demezlerdi. Demek ki, onlar da, mâbûdlarında mutlak uluhiyyeti sınırlamıyorlar; belki ulûhiyyeti hayâl ediyorlar. Fakat her görünme yerinde ve zerrelerinin bütününde Hakk’ı müşâhede eden âlâ kul, o putlarda ulûhiyyet yâni ilâhlık hayâl etmez; belki bu ilâhî aynadır, hürmeti îcâb eder, der. Bundan dolayı o, Hakk’ı belirli ve kayıtlanmış mâbûd’a mahsûs kılmaz. Çünkü bu kul bütün eşyâ aynalarında Hakk’ı müşâhede eder ve bu mâbûd dahi o âynalardan birisidir. Ve Hak, zâtı yönünden bir ve aynalarda yansıyan isimlerinin sûretleriyle çoktur.

Ve bu mâbûdda ulûhiyyeti hayâl eden en aşağı olan kul ise, âlâ kulun müşâhedesinden habersiz olduğundan, biz bunlara bizim Allâh’a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Nitekim günümüzde Îsevîlere Hz. Îsâ’nın ve Hz. Meryem’in resimleri önünde niçin tapındıkları sorulduğu zaman aynı cevâbı veriyorlar. Fakat âlâ kul onlarâ hitâben: “Sizin ilâhınız ancak bir ilâh’tır. Nerede açığa çıkacak olursa olsun ona teslim olun; Hakk’ın çok olan tecellîleri sizi bir olan zât’tan perdeye düşürmesin,” der.

Ey me’mûr olan zât! Tabîat ateşleri sönmüş ve Hakk’a perde olan benlikleri kırılmış olan muhbitîn, yânî haşyet duyan tevâzû sâhipleri, “ilâh” dediler, “tabîat” demediler. Çünkü kendilerinde gâlip olan şey ne ise onu bildiler. Ve onların tabîat ateşleri söndüğü zaman, ilâhîyyet zâhir ve gâlip olur ve kendilerinde olan tabîat ateşinin sönmesinden, tabîatın te’sir edilebilir olan bir şey olduğunu ve tasarrufun tabîat için değil, Hak için sâbit olduğunu bilirler. Bundan dolayı onlar “ilâh” ismini verirler. Eski ve yeni filozoflar gibi “Tabîat şöyle yaptı, böyle yaptı” demezler. Oysa tabîat, tasarruf edici değildir; belki kendisi tasarruf mahalli ve infiâl yâni fâilin fiilini kabûl eden mahaldir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi