Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Şimdi, âlim olan bilir ki, ibâdet olunan kimdir ve hangi sûrette zâhir oldu, tâ ki ibâdet olundu. Ve bilir ki, muhakkak farklılık ve çokluk kendisine tahsis edilen sûretlerdeki a’zâ gibi ve rûhâni sûretlerde mânevi kuvvetler gibidir. Böyle olunca, her bir mâbûdda Allâh’ın gayrisine ibâdet olunmadı. Bundan dolayı kulun en aşağısı onda ulûhiyyet hayâl eden kimsedir. Eğer bu hayâl etme olmasaydı, taşa ve onun gayrisine ibâdet olunmazdı. Ve işte bunun için, Hak Teâlâ buyurdu ki: “Sen onlara, mâbûdlarınızı isimlendirin, de!” (Ra’d, 13/33) Şimdi eğer onlar o mâbûdları isimlendirselerdi, onlar onları taş, ağaç ve yıldız isimleriyle isimlendirirlerdi (27).

Yânî Muhammedî olan evliyâdan âlim-i billâh olan kimse, putperestlerin ibâdet ettikleri zaman kime ibâdet edildiğini ve ibâdet edilenin hangi sûrette zâhir olduğunu bilir; ve aynı şekilde o âlim-i billâh olan bilir ki, bir olan mâbûd’daki farklılık ve çokluk, insanın kendisine tahsis edilen sûretlerindeki, eli, ayağı, kulağı, gözü ve benzeri a’zâsı gibidir; ve rûhâni sûretlerde de görme kuvveti, işitme kuvveti, koklama kuvveti, dokunma kuvveti, düşünme kuvveti, hâfıza kuvveti ve hayâl kuvveti ve benzeri mânevi kuvvetleri gibidir. Yânî insanın a’zâ ve kuvvetlerinin çokluğu sûretinin ahadiyyetine eksiklik vermediği gibi, mâbûdların çokluğu ve farklılığı da Hakk’ın ahadiyyetine  mânî değildir. Bundan dolayı her hangi mâbûda ibâdet olunursa olunsun, yine Hakk’a ibâdet olunmuş olur. O’nun gayrine ibâdet edilmesi tasavvur edilebilir değildir.

Şu halde, kulun en aşağısı, her bir mâbûdda Hakk’ı müşâhede etmeyip onda ulûhiyyet yâni ilâhlık hayâl eden kimsedir. Böyle olan kimse ilâhdan gâfil ve perdelidir. Eğer her ibâdet olunan şeyde ulûhiyyet ma’nâsı hayâl edilebilir olunmasaydı, taşa ve onun gayrı ay ve güneş gibi şeylere ibâdet olunmazdı. İşte her mâbûdda ulûhiyyet hayâl edilir olunduğu için, Hak Teâlâ Hazretleri: Yâ habîbim! sen kavmine: “Siz mâbûdlarınızı adlarıyla çağırınız de!” (Ra’d, 13/33) buyurdu. Şu halde, eğer onlar o mâbûdları adlarıyla çağıraydılar, elbette onlara taş, ağaç ve yıldız adlarını verip onları “Allah” ismiyle isimlendirmezlerdi.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi