Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Böyle olunca onları mekren dâvet ettiği gibi, onlar da mekren icâbet ettiler. Muhammedî geldi, bildi ki muhakkak Allah’a dâvet, onun hüviyyeti yönüyle değil, ancak isimleri yönüyledir. Bundan dolayı Hak Teâlâ: “Yevme nahşurul muttekîne iler rahmâni vefdâ” (Meryem, 19/85) yânî “Biz o günde ittikâ sâhiplerini bölük bölük Rahmân’a toplarız” buyurdu. Şimdi, gâye harfini getirdi ve onu isme bitişik kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem onların ittikâ sâhibi olmalarını îcâb eden bir ilâhî ismin ihâtası altındadır (25).

Yânî dâvet eden ve dâvet edilen bir şey ve Hak dâvet edilen ile berâber iken   Cenâb-ı Nûh’un kavmini Allâh’a dâveti mekr olduğundan, onların  icâbetleri de mekr ile oldu. Ve onların ne sûretle mekr ile icâbet ettikleri biraz aşağıda îzâh edilecektir.

Oysa dâvete gelen Muhammedî, yânî Muhammedî vâris, dâvetin Hakk’ın ahadiyye hüviyyeti yönünden değil, isimleri yönünden olduğunu bildi. Çünkü Hakk’ın ahadiyye hüviyyeti görünme yerlerinin hepsinde sîrâyet etmiştir ve taayyünlerin hepsini sûrî ve mânevî zâti ihâtası ile ihâta etmiştir. Bundan dolayı  mutlak hüviyyeti îtibârıyla dâvet eden ve dâvet edilen bir şey olduğundan ona dâvet mekr olur. İsimler yönünden dâvet ise böyle değildir. Bu yönden dâvet edilen bir ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine dâvet  olunur. Örneğin Hâfıd veyâ Müntakım ve Mudill isimlerinin görünme yerleri olan kimse, bu isimlerin karşıtı olan Râfi’ ve Rahîm ve Hâdî isimlerine dâvet olunur. Çünkü önceki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha husûsîdir ve celâlîdir. Sonrakiler ise öncekilerden daha kapsamlı ve daha kâmildir ve cemâlîdir. Şu halde dâvet edilen darlıktan genişliğe ve Celâl’den Cemâl’e dâvet edilmiş olur. Çünkü “ve rahmetî vesiat külle şey’in” yâni “Ve rahmetim herşeyi kuşattı.” (A’râf, 7/156) gereğince rahmet olan Cemâl, Celâl’den daha geniş ve daha kapsamlıdır.

Soru: Kevni görünme yerlerinden her birisi, kendi hâs rabbi olan ismin kemâlâtının açığa çıkması için, vücûd sahrâsına gelmiştir. Ve ismin sırât-ı müstakîmi yâni doğru yolu ne ise, kendi görünme yerini alnından tutup çeker, götürür. Ve o yolun sonu o ismin kemâlidir ve o görünme yeri dâimâ o ismin terbiyesi altındadır ve onun hakîkâti ve rûhu odur. Bundan dolayı bir görünme yeri, kendi hâs rabbi ve hakîkâti ve rûhu olân ismin rubûbiyyetinden yâni terbiyesinden, kendi hâs rabbi olmayan diğer bir ismin rubûbiyyetine mi yâni terbiyesine mi dâvet olunur? Bu mümkün müdür? Ve birinin terbiyesi altından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi?

Cevap: Hayır! Bir görünme yerinin, kendi hakîkâti olan hâs rabbin rubûbiyyetinden yâni terbiyesinden ihrâç edilip diğer bir hakîkate dâvet edilmesi mümkün değildir. Çünkü “ve len tecide li sünnetillâhi tebdîlâ” yâni “Ve Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzab, 33/62) âyet-i kerîmesi gereğince ilâhî hakîkatlerin değişmesi ve bozulması mümkün değildir. Fakat her bir görünme yeri, ilim mertebesinden kopup bu şehâdet âleminde insan bedenini oluşturan unsuri sûretler ile açığa çıkıncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Bundan dolayı bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gâlip gelmiş ise, o görünme yerinde, o sıfatın saltanatı açığa çıkar. Ve o görünme yeri, o sıfata uygun olan ismin tecellîsini üzerine çekip kendisinde onun hükmü gâlip olur. Ve şu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur.

Fakat bunların hepsi geçicidir, aslî değildir. Çünkü o görünme yeri, aslında hangi ismin görünme yeri ise, o ismin zevki yâni hakîketinin yaşanması ve sırât-ı müstakîmi üzerinedir. Örneğin Nâfi’ isminin görünme yeri olan bir kimsenin zevki ve sırâtı, herkese menfaât ulaştırmaktır. O kimse her ne kadar kevni muhîtinden kaptığı birtakım nefsâni sıfatlarının rengine boyanmış olsa da, yine hâs rabbi olan Nâfi’ isminin zevkınden yâni bizzât hakîkatini yaşamaktan ayrılmış değildir. Bu geçici sıfatlar sebebiyle birtakım fenâlıklarda bulunsa bile, yine hálkın menfaâtini gözetmedikçe, kalben rahat olamaz ve hálka zarar verse üzülür; çünkü hâs rabbinin zevki yâni hakîkatinin yaşantısı budur ve bu isim cemâli isimlerdendir. Bundan dolayı o kimse aslında bir Cemâl isminin görünme yeridir. Fakat bu kesâfet âleminde ve bu tabîat sahrâsında, görünme yerlerine yapışmış olan sıfatlar, celâli sıfatlar olup, onların bu sıfatlara uygun olarak kendilerine çektikleri isimler de, celâli isimlerdir. Çünkü bütün fenâlık kesâfet ve tabîatın gereğidir ve hayvâniyyet kesâfetle kâimdir ve ne kadar hayvâni sıfatlar varsa hepsi celâlîdir ve tabîatın kirliliklerindendir. Onun için eşler ile meşrû birleşmelerden sonra bile cenâbet hâlinden temizlenmek lâzımdır. İşte nebîlerin dâveti Celâl ismi terbiyesinden Cemâl isminin terbiyesinedir.

Soru: Nebîler celâli isimlerden cemâli isimlere dâvet ediyor. Fakat asılda bir Celâl isminin görünme yeri olan bir kimse, o hâs rabbinin zevki yâni hakîkatinin yaşanması ve sırât-ı müstakîmi üzerinde seyredeceğine ve kendi hakîkâti olan bu ismin dâiresinden dışarı çıkamayacağına göre, kendi peygamberine tâbî olup Hâdî yâni hidâyete erdirici Cemâl isminin terbiyesi altına girse bile, faydası olamayacaktır. Çünkü ilâhî hakîkatlerin değişmesi mümkün değildir. Şu halde dâvetin ona ne faydası vardır?

Cevap: Dâvetin fâydası, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın yâni apaçık delilin sâbitliğidir. Çünkü peygamber gelip Celâl ehlini dâvet etmese, onların küfür ve  dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi ve şu halde de Hakk’ın Adl ve Hakem isimleri açığa çıkmazdı. Cemâl ehli de böyledir.

Şimdi dâvet edilmiş olan kimselerde dört sûret tasavvur edilir:

Birincisi: Aslında bir Cemâl isminin görünme yeri olup, peygamberin dâvetine icâbetle sâlih ameller işler. Bu kimse zâhiren ve bâtınen Cemâl isminin terbiyesi altındadır.

İkincisi: Aslında bir Celâl isminin görünme yeridir. Fakat peygamberin dâvetine icâbetle, görünüşte şerîat üzere iş yapar olmakla beraber, hâs rabbi olan o Celâl isminin zevki ve sırât-ı müstakîmi üzeredir. Örneğin namaz kılar, oruç tutar, hacca gider; velâkin konuştuğu zaman yalan konuşur, vaâdettiği zaman sözünde durmaz, emânete hıyânet eder ve bunları yapmaktan zevk duyar, aslâ pişmanlık duymaz. İşte bunlar nifâk alâmetidir. Bundan dolayı geçici olarak cemâli isimlerin terbiyesi altında bulunsa bile fayda vermez. Çünkü ayn-ı sâbitesinin istîdâdı budur. Netîce hâs rabbi olan isim, onu sırât-ı müstakîminin en son derecesine, yânî kemâline götürür.

Üçüncüsü: Aslında bir Celâl isminin görünme yeri olmakla berâber, bu şehâdet âleminde dahi, zâhiren kendisini dâvet eden nebîye tâbî olmayıp inkâr eder. Kâfirler bu zümredendir. Bu kimse bâtınen ve zâhiren Celâl isminin terbiyesi altındadır.

Dördüncüsü: Aslında bir Cemâl isminin görünme yeri olup zâhirde tabîat perdeleriyle ve çevresinin etkileriyle kendisini dâvet eden nebîyi yalanlar; ve geçici olarak celâli isimlerin te’siri altında vakitlerini geçirici olur. Fakat bu küfür günleri içinde dahi hâs rabbi olan ismin zevki üzere bulunur. Örneğin küfretmekle berâber yalandan nefret eder; emânete hıyânet etmez; hálka zulümden çekinir; nihâyet hidâyet rüzgârı erişip birgün ezelî imânı açığa çıkar. İşte böyle bir kimse bâtınen Cemâl isminin ve zâhiren Celâl isminin terbiyesi altında bulunur.

Şimdi peygamberin dâvetiyle herkesin istîdâdının icâbı ne ise o açığa çıkar ve ilâhî irâde ne sûretle bağlanmış ise o gerçekleşir. Bu kazâ ve kader sırrı bahsi Üzeyr Fassı’nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır, oraya mürâcaat edilsin.

Bundan dolayı resûl ile vâris, tebliğ etme yönünden, ancak teklîfi emre hizmet ederler; yoksa irâdî emre hizmet etmezler. Bunun ayrıntıları da Ya’kûb Fassı’ndadır.

Bundan başka peygamber, aslında bir Cemâl isminin görünme yeri olan kimseyi, o cüz’î ismin rubûbiyyetinden yâni terbiyesinden daha kapsamlı ve daha toplayıcı olan ismin rubûbiyyetine yâni terbiyesine dâvet eder. Bu basîret üzerine dâvettir. Örneğin aslında Hâdî isminin terbiyesi altında bulunan bir kimse, isimlerin hepsini ihâta etmiş olan “Allah” ve “Rahmân” isimlerine dâvet olunur. Ve bundan ilâhî hakîkatlerin değişmesi lâzım gelmez. Bu esâs, okyanustan alınan bir bardak suyun yine okyanusa dökülmesine benzer. Alınan su değişmedi; belki okyanusa karışıp onda gark oldu. Ve bu toplayıcı isme görünme yeri olmak ancak, insan-ı kâmil’de olur.

Şimdi Hz. Şeyh (r.a.) dâvetin, bir ismin rubûbiyyetinden yâni terbiyesinden, diğer ismin rubûbiyyetine yâni terbiyesine olduğunu Hak Teâlâ Hazretlerinin “Yevme nahşurul muttekîne iler rahmâni vefdâ” yâni “Biz o günde ittikâ sâhiplerini bölük bölük Rahmân’a toplarız” (Meryem, 19/85) mübârek sözüyle delil olarak örnek gösterirler.

Bilinsin ki, âlem ehli, ittikâ sahibi olmaları yönünden, Cebbâr isminin ihâtası altındadır. Ve ittikâ ceberût yâni aşırı azamet ve satvet yâni ezici kuvvet sâhibi olan bu ismin terbiyesinden ileri gelir. Bundan dolayı ittikâ sâhibi olan kimse Cebbâr isminin celîsi yâni birlikte bulunanı ve görünme yeridir. Şu halde onun satvet yâni ezici kuvvet ve ceberûtundan yâni aşırı azametinden ittikâ, genel rahmet sâhibi olan Rahmân ismine sığınmadır. Çünkü Rahmân’ın, rahmâniyyeti yönünden icâbı lütuf ve âtıfet yâni koruma ve af ve mağfirettir. İttikâ sâhipleri satvet yâni ezici kuvvet ve heybet yâni azamet veren Cebbâr isminden geçerek Rahmân ismi indinde toplanınca, onların vücûdunu genel rahmet kaplayacağından, artık rahmet edilmiş ve mağfiret edilmiş olurlar. Ve ittikâ sahiplerinin sayısı sayılmaz derecede çok olduğu ve her birisi, bir ismin görünme yeri bulunduğu halde, hepsinin Rahmân ismi altında toplanması, görünme yeri oldukları isimlerden daha kapsamlı ve daha toplayıcı olan bir isme dâvet olunduklarını gösterir.

Bunun aksi de böyledir. Yânî ittikâ sâhibi olmayan kimseler ki, dünyâda Rahmân isminin celîsidir yâni birlikte bulunanıdır; âhirette Cebbâr ve Müntakım gibi celâli isimlere dâvet olunurlar. Çünkü, bu kimselerin sayısı da pek çoktur. Ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer celâli isimlerin görünme yeridir. Ve dünyada Rahmân ismi altında toplanmış olup çeşitli nefsâni hazlarını tatmin ederler. Fakat sonunda Müntakım ismi altında toplanıp kendilerinden intikam alınır.

“Yevme nahşurul muttekîne iler rahmâni vefdâ” yâni “Biz o günde ittikâ sâhiplerini bölük bölük Rahmân’a toplarız” (Meryem, 19/85) işte bu âyet-i kerîmede Hak Teâlâ, gâye harfi olan “ilâ”yı isimlerin hepsine kapsam olan “Rahmân” ismine bitişik kıldı ve bundan “Rahmân” isminin bütün isimlere kapsam olduğu anlaşılır. Çünkü “Rahmân” ismi ile “Allâh” ismi arasında fark yoktur.

Ve âlem ehlinden her birisi, bir ismin terbiyesi altındadır. Ve herkes kendi hâs rabbi olan ismin kuludur. Bundan dolayı peygamber o çeşitli isimlerden Rahmân ismi veyâ Allâh isminin terbiyesine dâvet eder.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr” (Yûsuf, 12/39) yânî “Farklı farklı rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?”

Ve aynı şekilde diğer bir âyette de buyurur: “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân” (İsrâ, 17/110) yânî “Yâ habîbim! De ki: “Allah’a dâvet ediniz veyâhut Rahmân’â dâvet ediniz!”. Bu dâvet basîret üzere olan bir dâvettir. Çünkü farklı farklı rablerin kulu olmaktan kurtarıp bir ilâhın ubûdiyyetine yâni kulluğuna dâhil eder. Böyle olunca basîret sâhibi olan Muhammedî indinde dâvet, Hakk’ın hüviyyeti yönüyle değil, isimler yönüyledir. Çünkü Hakk’ın hüviyyeti her görünme yerinde mevcûttur.

Mâdemki dâvet isimler yönüyledir; ve biz bildik ki, âlem Cebbâr isminin ihâtası altındadır, şu halde âlem ehlinin Rahmân isminin ihâtası altına girmesi için bu Cebbâr ismi onların iitikâ sâhibi olmalarını îcâb etti. Ve Rahmân isminin îcâb ettiği takvânın hakîkatı budur ki, ittikâ sâhibi kendinden çıkan hayırları ve kemâlâtı nefsine bağlamayıp: Hakîkî fâil Hak’tır, bunların hepsi ona dönücüdür der ve Hakk’ı nefsine vikâye, yânî siper, edinir; ve şerrleri ve noksanlıkları kendi nefsine bağlayıp nefsini Hakk’a vikâye, yânî siper kılar. Çünkü noksanlıkların ve şerrlerin kaynağı izâfi ve îtibârî olan kevni vücûdlardır. Bundan dolayı bu noksanlıklar ve şerrler de izâfi ve îtibârî olan bir şeydir; ve yokluksal işlerdir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi