Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

“Ve büyük bir mekr ile mekr ettiler.” (Nûh, 71/22) Çünkü Allâh’a dâvet, dâvet olunana mekrdir. Çünkü o başlangıçta yok kılınmadı ki netîceye dâvet olunsun “ed’u ilellahi” yâni ”Allah’a davet ediniz” (Yûsuf, 12/108). İşte bu, “basîret üzerine”, mekrin aynıdır. Bundan dolayı Nebî (a.s.) işlerin hepsinin Allah’a mahsûs olduğuna tenbîh etti (24).

Yânî Nûh (a.s.)’ın dâvetine karşı, kavmi büyük bir mekr ile mekr yaptılar. Çünkü Allâh’a dâvet, dâvet olunan için mekrdir. Esâsen Allah’a dâvet, Allah’tan Allâh’adır. Çünkü Allah, dâvet eden ile dâvet olunanın “ayn”ıdır. Ve dâvet olunan başlangıçta yok olmalı ve Hak onunla berâber düşünülmemeli ki, netîce olan Allâh’a dâvet olunsun. Halbuki “ve huve meakum eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, biz nerede olursak olalım Hak dâimâ bizimle berâberdir. Bundan dolayı Hak, başlangıçta bizde yok değildir ki, biz nihâyette ona dâvet olunalım ve biz mevcût oldukça o bizimle berâberdir. Şu halde Hakk’a nasıl dâvet olunuruz! İşte bunun için Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan “ed’u ilellahi” (Yûsuf; 12/108) Yânî “Allah’a dâvet ediniz!” hitâbı mekrin ayn’ıdır.

Fakat (S.a.v.) Efendimizin Hakk’ın emriyle ümmetine olan hitâbı “Allah’a basîret ve ilim üzerine dâvet ediniz!” sûretinde olduğundan, bu dâvet Allah’tan Allâh’a olur. Bundan dolayı Muhammedî zevk üzere dâvet aslâ mekr değildir. Çünkü Muhammedîlerin dâveti, Furkân’a değil, Kur’ân’a ve cem’ etmeyedir. Onun için Nebî (a.s.) “alâ basîretin” (Yûsuf, 12/108) yânî “Basîret üzere” kaydıyla işin hepsinin Allâh’a mahsûs olduğunu, yânî onun müşahedesinde dâvet edenin, dâvet olunanın ve kendisine dâvet kılınanın ve kendisinden dâvet edilenin hep bir şeyden ibâret bulunduğunu ve o bir olan şeyin, muhtelif mertebelerde birtakım karşılıklı isimler ile açığa çıktığını tenbîh etti.

Bosnevî, Kâşânî, Ya’kûb Hân ve Te’vîl-i Muhkem “tenbîh”i (S.a.v.) Efendimiz’e âit kılmışlar; ve Dâvûd Kayserî Nûh (a.s.)’a veyâhut Hakk’a ve Mevlânâ Câmî ise mutlak dâvet ediciye veyâ Hakk’a ve Abdü’l-Ganî Nâblusî dahi şerhinde [فنبه سبحانه] tarzında yazıp mutlak Hakk’a; ve Bâlî Efendi de Cenâb-ı Nûh’a bağlamışlardır. Bununla beraber hepsinin bir yönü vardır. Çünkü Cenâb-ı Nûh kendi kavmini hem farka ve hem de cem’ etmeye dâvet etti; fakat çeşitli sûretlerde dâvet etti. Şu halde onun dâveti de aslında basîret üzeredir. Çünkü vahdete dâvet etmiştir. Ve aynı şekilde bütün nebîler de kavmini vahdete dâvet eder. Ve Hak ise peygamberlerini Hakk’ın mârifetine dâvet için göndermiştir. Bundan dolayı nebîlerin lisânları ile basîret üzere dâvet eder ve Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz’in dâvetinin basîret üzerine olduğuna ise Kur’ân şâhittir.

Şimdi Nûh (a.s.), kavmini Hak’la berâber iken, Hakk’a dâvet ettiği ve bu da bir mekr olduğu için ona karşı kâvmi de büyük bir mekr etti, yânî onun mekrinden daha büyük mekr etti.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi