Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

 

Şimdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: “Hak Teâlâ üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu halde semâyı irsâl eder.” (Nûh, 71/11) Ve o ma’nâlarda akli bilgiler ve îtibârî düşüncelerdir. “Ve size mallar ile, yânî sizi ona meylettiren şey ile, yardım eder.” (Nûh; 71/12). Şimdi sizi ona meylettirdiği zaman, onda sûretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak onu gördüğünü hayâl eden kimse, ârif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü ârif olan kimse, âriftir. İşte bunun için insânlar âlim-i billâh ve âlim-i billâh olmayanlar olarak ayrıldı. Ve “onun çocuğu” fikrî bakışlarının meydana getirdiği şeydir; ve mârifet emrinin ilmi, müşâhedeye bağlı olup fikirlerin sonuçlarından uzaktır, “ancak hasârdır.” (Nûh, 71/21) Şimdi onların ticâretleri menfaat vermedi ve onlar doğru yola giren olmadılar (22).

Yânî Nûh (a.s.) örtünme ile amaçlanan hikmetinin beyânında kavmine dedi ki: Eğer siz aklî tenzîhin icâbı üzere bana icâbet ederseniz, Allah Teâlâ semâyı, yânî bulutu, yağmurları yağdırıcı olduğu halde, sizin üzerinize gönderir. Ve o yağmurlar da, ma’nâda akli bilgiler ve îtibârî düşüncelerdir.

Ve size mallar ile, yâni sizi muhabbet edilen tecellîler ve cemâli câzibelerden Hak tarafına meylettiren şeyle yardım eder. Çünkü “mâl” insan kalbinin meyilli olduğu şeye denir. Ve o tecellîler ve câzibeler sizi Hâk tarafına meyl ettirdiği, yânî sizi fenâ makâmına ulaştırdığı ve Hak o makâmda size zâti tecellî ile tecellî ettiği zaman, siz o makâmda kendi sûretinizi, yânî a’yân-ı sâbitenizin sûretini, müşâhede edersiniz.

Şimdi bu makâmda sizden biriniz gördüğü sûreti Hak zannedip, “ben Hakk’ı müşâhede ettim” diye hayâl ederse, hatâ eder ve Hakk’ı bilmemiş olur. Çünkü Hak bir sûrete sığmaktan ecell ve a’lâdır. Ve sizden biriniz eğer bu makâmda gördüğü sûretin kendi nefsi olduğunu ve Hak aynasında kendini veyâhut kendi aynasında Hakk’ı müşâhede ettiğini bilse, o kimse âriftir. Çünkü Hak herkesin ayn-ı sâbitesinin husûsiyyeti dolayısıyla tecellî eder ve kulun doğru mârifeti ayn-ı sâbitesinin sûretinde olan nefsinin mârifetidir. Bundan dolayı o ârifin müşâhede ettiği kendi nefsidir. Ve ayn-ı sâbitesi ise ilâhî isimlerden bir ismin sûretidir. Ve seyri sülûktan amaçlanan da görünme yeri olduğu ismin, yânî Rabb-i hâssının mârifetidir ve bu kimse önceki kimse gibi hayâl sâhibi değildir.

İşte buraya kadar olan sözler Cenâb-ı Nûh’un kavmine olan sözlerinin tefsîridir. Çünkü Cenâb-ı Nûh, kavminin makâm ve halleri gereğince, fiili olarak icâbet ettiklerini, yânî alay etme ve küçümseme ile örtünmeye ve kapanmaya parmaklarını kulaklarına tıkamak ve elbiselerine bürünmek sûretiyle giriştiklerini gördüğü zaman, onların vâkıf olamayacakları yön ile, onlara hidâyet etmek için, kendi makâmından mekr ile geldi . Ve yukarıda bahsedilen sözü, zâhiri onların zâhirden anladıkları şeye uygun ve bâtını onların fikirleri ve akılları ile idrâklerine uygun olmak üzere söyledi ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunları îzâh buyurdu.

Şimdi de Hz. Şeyh ârif ve ârif olmayanı beyân ederek buyururlar:

Şöyle ki, insânlar “âlim-i billâh” ve “âlim-i billâh olmayan” olmak üzere iki kısımdır. Âlim-i billâh olanlar, Hak aynasında onların zâhir olan istîdâdları dolayısıyla ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Ve âlim-i billâh olmayanlar da, Allâh’ı bildiklerini ve onu müşâhede ettiklerini hayâl eden kimselerdir. Oysa onlar Hak aynasında istîdâdları dolayısıyla ancak nefislerini müşâhede ederler. Nitekim hadîs-i şerîfte “Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû” yâni “Nefsine ârif olan Rabbi’ne ârif olur” buyrulmuştur.

Ve âlim olmayanların “çocuğu” onların fikrî bakışlarının, Hak hakkında teşbîh ve kabûl ettikleri esaslardan birtakım delillere kıyâs ile çıkardıkları netîcedir. Oysa Allâh’ın mârifetinde istenilen emrin ilmi, âfâkta ve nefslerde olan Allâhın âyetlerini müşâhedeye bağlıdır. Ve mârifet emrinin ilmi fikrin netîcelerinden uzaktır. Ve ben tabîat kitâbını tetkîk edip aklım ile hakîkâti idrâk ederim; keskin zekâm vardır; nebîlere ihtiyâcım yoktur, diyen filozofların ve bilim adamlarının fikri netîceleri hasârdan başka bir şey değildir. Onlar bu sayıklamalar ile ömürlerini ve istîdâdlarını ziyan ederler ve onların sermâyeleri olan ömürleri ve istîdâdları boşuna sarf edilmiş olduğundan ticâretlerinde menfaat yoktur. Bundan dolayı hakîkat nûruna erişme yolunu bulabilenler olamazlar.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi