Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Mesnevî-i Şerîf kırmızı başlıklar:

Tercüme: “Hak Teâlâ hazretlerinin lütûfları ve kudreti, kâbiliyyete bağlı olan hálk edilmişlerin lütfû ve kudreti gibi, kâbiliyyete bağlı değildir. Çünkü Hakk’ın lütfû kadîm ve kâbiliyyet ise sonradan olmadır. Lütûf, Hakk’ın sıfatı ve kâbiliyyet ise, mahlûkun sıfatıdır; ve kadîm, sonradan olana bağlı olmaz.”

Şerh: Bu değerli fassın başlarında îzâh edildiği üzere lütûflar, biri zâtî, diğeri isimlerin olmak üzere iki kısımdır:
Zâti lütûflar, ahadiyyet zâtında gizli ve helâk olmuş olup, açığa çıkma talebinde bulunan sıfat ve isimlere, Hakk’ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtına tecellîsi sûetiyle, ilâhî ilminde vücûd bahşetmesidir ki, buna “akdes feyz” derler. Ve bu lütûf, Hakk’ın zâtî gereği olduğundan ilim mertebesinde peydâ olan ve isimlerin sûretlerinden ibaret olan a’yân-ı sâbite için kâbiliyyet şart değildir. Çünkü a’yân-ı sâbite Hakk’ın bağıntılarının ve işlerinin sûretleridir; ve Hakk’ın işleri ise, kendi vücûdunun aynıdır ve Hakk’ın vücûduyla berâber kadîmdir. Bundan dolayı Hakk’ın zâtî lütûfları kadîm olur.

Fakat Hakk’ın mutlak vücûdunun “ilim mertebesi”nden “ayn mertebesi”ne tenezzülü ve kevni görünme yeri sûretlerinde kayıtlı oluşu, a’yân-ı sâbitesinden dolayı olduğundan ve kevn âleminde her bir görünme yerine ulaşan lütûflar kendi hâs isminin istîdâdına göre bulunduğundan, bu isimlerin lütûflarında kâbiliyyet şarttır. Ve kevn âleminde olan bu isimlerin tecellîlerine “mukaddes feyz” derler. Mesnevî:

Tercüme: “O gönlün çâresi bir değiştiricinin lütfûdur. Onun ihsan ve lütfûna, kâbiliyyet şart değildir. Belki kâbiliyyetin şartı O’nun lütfûdur: Lütûf iç ve kâbiliyyet kabuk gibidir.”

Şerh: Taştan daha katı olan kalbin çâresi bir değiştiricinin, yâni halleri değiştirici olan Hakk’ın lütfûdur. Ve böyle kimse Mudill isminin te’sîri altında bulunduğu halde, ilâhî lütûf, Hâdî isminin iki eli üzere, ona ulaşmalıdır ki, o dalâletten kurtulabilsin. Çünkü ilâhî lütûf isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkâr vâsıtasıyla gelir.

“Hakk’ın lütfû için kâbiliyyet şart mıdır? diye sorulacak olsa, “değildir” cevâbı verilir. Çünkü, hidâyete kâbiliyyet birçok kimselerin zannettiği gibi, mutlakâ sâlih amellerle meşgûl olma ve günahlardan sakınma değildir. Hakk’ın inâyeti sebepsizdir. Nice anadan doğma kâfirler vardır ki, Hakk’ın hidâyeti yardımlarına erişmiştir ve nice günah ve isyân ehli vardır ki, Hak onlara daha sonra velâyet mertebesini ihsân etmiştir. İbâdetler ve itaat etmek ise basit sebeplerden ibârettir. Onun için Hak Teâlâ buyurur: “Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâhi” (Zümer, 39/53) Yâni: “Ey nefislerini isrâf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!”. Bundan dolayı onun lütfû için kâbiliyyet şart değildir.

Belki kâbiliyyetin şartı, O’nun lütfûdur. Çünkü “akdes feyz” denilen onun zâtî lütfû istîdâdları dolayısı ile a’yân-ı sâbiteye kâbiliyyet bahşetmiştir ki, “mukaddes feyz” denilen isimlerin tecellîleri bu kâbiliyyet üzerine gelir. Bu sûrette zâtî lütûf iç; ve kevni ayn’ların kâbiliyyeti kabuk gibi olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin sûreti üzere ilâhî ilimde sâbitlik bulmuş ise, bu süflî âlemde bir müddet dalâlet sahralarında koşmuş olsa ve hidâyete sûret olarak kâbiliyyeti olmasa bile, görünme yeri olduğu ismin hazînesindeki lütûflar vakti gelince ona ulaşır.Mesnevî:

Tercüme: “İşte asâ, Mûsâ için yılan olur. Bir güneş gibi, onun avcunun içi parlak olur. Daha bizim sırrımıza ve aklımıza sığmayan nebîlerin yüzbinlerce mûcizeleri vardır.”

Şerh: Yâni, eğer sen zâtî lütfûn iç; ve kevni ayn’ların kâbiliyyetinin kabuk gibi olduğunun örneğini görmek istersen, işte biri Mûsâ (a.s.)’ın asâsı ve parlak elidir ki, bir ağaç parçasıyla yılanın; ve et ile kemikten ibâret bulunan bir el ile parlaklığın görünüşte münâsebetleri olmadığı halde, “asâ” yılan ve “el” de güneş gibi parlak oldu. Çünkü o asânın ve elin içi ki, onların ayn-ı sâbiteleridir, zâtî lütûf bunlar hakkında bu sûretle geldi ve zâtî lütûf, gelmek için, “Bu ağaçtır ve bu eldir; bunlarda yılan ve parlak olmaya kâbiliyyet yoktur” demez. Bir hârika olmak üzere onların kabukları olan kevnî vücûdları açıldığı zaman, kevni ayn’larına göre onların içi görülür. İşte her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve sırrımızın almadığı nebîlerin yüzbinlerce mûcizelerinin de buna kıyâs olunması lâzımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi a’yân-ı sâbitelerinin gereğindendir. Ve bu fevkâlâdelik dahi, Cenâbı mutlak Hakîm tarafından her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve kabuktan öze dâvet etmek içindir.Mesnevî:

Tercüme: “Hudâ’nın tasarrufudur, sebeplerden değildir; yoklara kâbiliyyet neredendir? Eğer kâbiliyyet Hakk’ın fiilinin şartı olaydı, hiçbir yok hükmünde olan vücûda gelmezdi.”

Şerh: Yâni ilâhi tasarruflar sebeplerin varlığına bağlı değildir. Çünkü sebepler dediğimiz şeyler de, Hâkk’ın vücûdunun bağıntıları ve izâfetleridir. Ve bağıntılar ise yokluksal işlerdendir. Halkedilmişlerin vücûdu dediğimiz, âlem görünme yerlerinin tamamı, izâfi vücûddan ibâret olunca, o ârızî ve yokluksal olan şeylere kâbiliyyet nereden gelir? Belki onların kâbiliyyetlerinin şartı zâtî lütûftan ileri gelir. Eğer Hakk’ın fiilinin zuhûra gelmesi için kâbiliyyet şart olsaydı, ahadiyyet Zâtında gizli olan ilâhî bağıntı ve işlerin hiçbirisi vücûda gelmez idi. Çünkü Hakk’ın isimlerinin işleri ile açığa çıkması zâtının gereğidir ve bu açığa çıkma için kâbiliyyet şart değildir. Çünkü kâbiliyyet sebeptir; ve Hakk’ın mutlak vücûdu ve onda mevcût olan bağıntılar hiçbir sebeb altında mevcût olmuş değildir. Mesnevi

Tercüme: “Hak Teâlâ, tâliblere, bu mâvî perdenin altında, bir âdet ve sebepler ve yollar koydu. Haller genellikle, âdet üzere geçerli olur. Bâzen Hakk’ın kudreti âdeti yırtar. Âdeti letâfetle koymuş, daha sonra mûcizeyi âdeti yırtıcı kılmıştır. Eğer izzet bize sebepsiz erişir değil ise, ilâhî kudret sebebin azlinden azledilmiş değildir. Ey sebebe tutulmuş olan, dışarıya uçma! Lâkin sebebin azlini sebebi koyan zannetme! O sebepleri koyan her ne dilerse getirir. Mutlak kudret sebepleri yırtar. Lâkin bir tâlib, murâd istemeyi bilsin diye işlerin bitimini sebep üzere sürer. Sebep olmayınca isteyen, ne yol arar? Bundan dolayı sebebin, yolda âşikâr olması lâzımdır. Bu sebepler, görüşler üzerinde perdedir. Çünkü her görüş kuvveti O’nun san’atına lâyık değildir.”

Şerh: Yâni Hak Teâlâ Hazretleri, bu his ve şehâdet âleminde, lütûf tâlibi olanlara, bir âdet ve sebepler ve yol koydu ki, ilâhî lütûf tâliblere bu şehâdet âleminin âdeti üzere birtakım sebepler vâsıtasıyla ona mahsûs bir yoldan gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemeyi istese, ilk önce onu toprağa gömmeli, daha sonra sulamalı, sonra da senelerin geçmesini beklemelidir. Çünkü dünyanın âdeti budur. Ve bu lütûf, zâtî lütûf değil, isimlerin lütfûdur.

Ve ilâhî lütûf birtakım isimlerin hizmetkârının hizmetiyle olur. Ve âlem sûretlerinden her bir sûret bir ismin görünme yeridir. Ve bir işin görülmesine bu sûretlerden birinin veyâ birkaçının hizmeti, onların görünme yeri oldukları isimlerin hizmeti olur. İşte dünyânın halleri genellikle böyle âdet üzerine geçerlidir.

Fakat bâzen Hakk’ın kudreti bu âdeti yırtıverir. Meselâ buzun vücûdu için su, suyun vücûdu için buhar, buharın vücûdu için de hava lâzımdır. Bunlar mertebelerine göre bir dîğerinin vücûduna sebeptir. Ve hava bu değişmeleri geçirdikten sonra buz olur. Tabîi olan âdet budur. Hak, buzun vücûdu için bu yolu koydu. Fakat bir Nebiyy-i zî-şân mûcize; ve onun vârisi olan bir kâmil veli, kerâmet olmak üzere, mübârek elini havanın içine uzatıp bir buz pârçası oluşturabilir. Çünkü onlar beşeri sıfatlarından fânî olup Hak’la bâkî olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri, Hakk’ın kudreti ve fiilidir ve Hakk’ın kudreti bâzen âdeti yırtar; böyle hârikûlâde halller açığa çıkar. Hak Teâlâ âdeti, latîf ve karışık birtakım sebepler üzerine koymuştur. Daha sonra bu sebepler âleminin ötesinde, başka âlemler mevcût olduğunu göstermek için nebîlerin mûcizelerini, âdeti yırtıcı kılmıştır.

Bu dünyâda izzet ve nîmet dahi bize âdet yolu üzere birtakım sebepler vâsıtasıyla gelir. Fakat görünüşte izzet ve nîmete vâsıta olabilecek sebeplerin geçici olduğunu müşâhede edersen, sebebin azledilmiş olduğu gibi, ilâhî kudretin de azledilmiş olduğunu zannetme! Mâdemki sebepleri koyan azledilmiş değildir, onun diğer isimleri eliyle sana ilâhî lütûf gelir. O sebepleri koyan ezelde her neyi kazâ ve takdîr etmiş ise, meydanda sebep görünmese bile, mutlak kudret o sebebleri açığa çıkarır. Ve örneğin belâ sebepleri mevcût iken o sebepleri yırtıp, onun yerine nîmet sebeplerini hazır kılar.

“Ud’ûnî estecib leküm” yâni “Bana duâ ediniz ki size icâbet edeyim” (Mü’min, 40/60) âyet-i kerîmesi gereğince bir tâlib, murâdını taleb etsin diye, Hak Teâlâ işlerin bitmesini sebep üzerine binâ etmiştir. Bundan dolayı herkes gözünü sebeplere dikmiştir. Örneğin zengin olmak isteyen kimse ticârete girer; ve “Yâ Rab benim ticaretime değer ver!” diye duâ eder. Eğer bu gibi zenginlik sebepleri mevcût olmasa idi, zenginlik isteyen neyi sebep tutmakla zengin olunabileceğini bilemeyip şaşırır kalır idi. Böyle olunca taleb sâhibinin yolunda sebep bulunması hikmet îcâbıdır.

Şimdi sen bu âlemde işlerin sebepler altında görülmesinin âdet olduğuna bakıp da sebepleri ortaya getirenden gâfil olma! Bu sebepler gözlerde perdedir. O perdelerin arkasında sebepleri koyan vardır. Fakat her görüş kuvveti, onun san’atını ve fiillerini görmeğe lâyık değildir. Bunu görmek için “fiillerin tevhîdi” mertebesine ulaşmak lâzımdır. Oysa milyonlarca hálk edilmiş sebeplere sarılmışlar ve kendilerine gelen nîmet ve belâyı o sebeplerden bilmişlerdir.Mesnevî:

Tercüme: “Perdeleri kökünden ve dibinden koparmak için, sebebî delici bir göz lâzımdır. Tâ ki mekânsızlıkta sebepleri ortaya getireni görsün ve çalışmayı ve sebepleri ve dükkânı boş ve beyhûde olarak müşâhede etsin. Her hayır ve şer sebepleri ortaya getirenden gelir. Ey peder, sebepler ve vâsıtalar, gaflet devrinde bir zaman kalmak için, caddede yapılmış bir hayâlden başka bir şey değildir.”

Şerh: Yâni isimlerinden dolayı Hakk’ın mutlak vücûdunun kayıtlı oluşundan ibâret bulunan bu görünme yerlerinin ve bu sebeplerin izâfî vücûdlarını delip de, mekân ile vâsıflanmış olan cismâniyyet âleminin hâricinde, mekânsızlıkta sebepleri ortaya getirenin bir olan hakîkî vücûdunu görecek; ve bundan dolayı çalışmayı ve sebebleri ve dükkânı, yâni üzerinde âdet geçerli olan cismâniyyeti fânî müşâhede edecek bir göz lâzımdır. Bir görünen sebep altında gelen her bir hayır ve şer, isimlerinden dolayı sebepleri ortaya getirenden gelir.

Eğer sen “Sebepleri ortaya getiren niçin sebepler perdesi arkasına gizlenmiştir; keşke gözükeydi de herkes hâlin hakîkatini bile idi” diyecek olursan, onun cevâbı budur ki, bu sebepler ve vâsıtalar âhıretin caddesi olan bu şehâdet mertebesinde, bir hayli zaman gaflet devri devâm etsin diye yapılmış bir hayâlden başka bir şey değildir. Ve bu hayâller körler ile gözlüleri ayırmak için hikmet yüzünden konulmuş bir tecrübe âleti ve sahte ile gerçek akçeyi ayırmak için konulmuş bir ölçektir.

Bu âlemde göz vardır ki, sebepleri, sebepleri ortaya getirenin gayrı görmez ve sebepte sebepleri ortaya getireni müşâhede eder ve göz vardır ki, körün değneğine güvendiği gibi, sebeplerden başka bir şeyi görmez.

 

Bitiş: 21.Şubat.1917 Çarşamba, saat 02:50 

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi