Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Bu insan türünden doğan son çocuk, Şis’in “ayağı” üzerine olur ve o onun sırlarını taşıyıcıdır ve ondan sonra bu türden bir çocuk yoktur. Bundan dolayı o, çocukların sonuncusudur; ve onunla berâber kız kardeşi doğar. Ondan evvel çıkar ve o, başı onun iki ayağı indinde olduğu halde, kız kardeşinden sonra çıkar. Ve onun doğumu Çin’de olur ve konuşma dili; şehrinin konuştuğu dildir. Ve erkekte ve kadında kısırlık yayılır. Bundan dolayı onlarda doğumsuz nikâh çok olur ve onları Allâh’a dâvet eder, îcâbet olunmaz (37).

Yâni hibesel ilimler ilk olarak insâni sûretleri içinde Şîs (a.s.) ile açığa çıkmış ve lütûfların anahtarı da onun elinde bulunmuş idi. Şîs (a.s.)’ın doğuşu ile başlayan bu insâni sistemin yine o başlangıç ile sonlandırılmış olması için, insan türünden doğacak olan son çocuk ilâhî hibe mertebesinin sonuncusu olarak açığa çıkar; ve bu çocuk ilâhî kemâlin aynası olan insâni görünme yerinin sonudur.

Yâni ilâhî hibe olan ilkâî(hibesel) ilimlere elverişli oluş, insan türü içinde Şîs (a.s.) ile açılır ve bu çocuk ile kapanır. Bundan dolayı bu son çocuk Şîs (a.s.)ın “ayağı” üzere olup onun sırlarını taşıyıcıdır. Ve bu çocukların sonuncusundan sonra bu insan türünden, yâni ilkâî(hibesel) ilimlere elverişli bulunan insanların türünden bir çocuk doğmaz. Doğanlar insan sûretinde hayvan olur. Çünkü onların gayretleri zamânımızda pek çok örnekleri görüldüğü üzere, râhatlık kemâliyle istedikleri şeyleri yemek ve içmek ve keyifleri üzere uyumak ve gezmek ve beğendikleri dişileriyle serbestçe çiftleşmek ve hayât zevki dedikleri bu nefsâni menfaâtlerden en mükemmel şekilde faydalanabilmek için servet ve zenginliğe sâhip olmak kasdıyla, medeniyyette ilerleme ve hayât mücâdelesi adı altında mesâî harcamak esaslarından ibâret olur.

Ve kendilerine, beşeri cemîyet düzeni için hiç olmazsa ahlâki kâidelere uymaları teklîf olunsa, “Ahlâk îtibârî iştir” derler. Oysa gece gündüz pek çok önem verip düşündükleri vücûdları da îtibârîdir. Eğer bunlar sözlerinin eri olsalar her îtibârî şeye önem vermedikleri gibi, vücûdlarına da önem vermemeleri lâzım gelirdi. Bundan dolayı onların temel prensipleri “hayâtın zevklerinden faydalanmak için her çeşit vâsıtaya mürâcaat geçerlidir; şu kadar ki, vücûdun selâmeti şarttır” sözüyle özetlenebîlir. İşte bir hayvan konuşabilseydi, söyleyebileceği şey de bundan ibâret olurdu. Bunların vücûdları ve cesetleri, hayvânların vücûdlarından daha mükemmel olduğu halde, onların derecesine inmelerine bakılırsa “ulâike kel en’âmi bel hüm edallu” yâni “Onlar hayvânlar gibidir, hatta daha çok dalâlettedirler” (A’râf, 7/179) âyet-i kerimesinin ne kadar eksiksiz bir ilâhî târif olduğu açığa çıkar.

Çocukların sonuncusu ile berâber onun kız kardeşi de doğar, yâni ikiz olarak doğarlar. Çünkü çocukların sonuncusu, ilâhî hibe mertebesinin sonuncusudur. Ve ilâhî lütûf, isimlerin hizmetkârından bir hizmetkârın iki eli üzerine olur. Nitekim detayları yukarıda geçti. Ve isimlerin “iki el”inden kasıt biri “fâil” ve diğeri “münfail yâni fâilin fiilini kabûl eden” olmak üzere iki sûrette tecellî edici olmasıdır. Ve insan da sûretlerin var edilişinde iki el ile tecellî edicidir. Bir eli ile fâil ve diğer eli ile münfail yâni fâilin fiilini kabûl edicidir. Ve fâil erkek, münfail yâni fâilin fiilini kabûl eden kadındır ve erkek ile kadın “insan” kavramı altında mevcûttur. İşte kaynağı isimler olan ilâhi lütûflar da böyledir. Bu sırra binâen çocukların sonuncusu kız kardeşiyle ikiz olarak doğar. Ve kız kardeşi çocukların sonuncusundan önce; ve o ondan sonra çıkar. Ve çocukların sonuncusunun başı, kız kardeşinin iki ayağı tarafında olur. Çünkü ilâhi lütûflar ulaşacakları yerin, yâni mahallin ve münfailin yâni fâilin fiilini kabûl edenin istîdâdından dolayı açığa çıkar. Bundan dolayı fâilin eserinin açığa çıkabilmesi için ilk önce münfailin yâni fâilin fiilini kabûl edenin vücûdu lâzımdır. Onun için “insan” kavramının münfaili yâni fâilin fiilini kabûl edicisi olan kadın ilk olarak çıkar ve ilâhî hibe mertebesinin sonuncusu olan çocukların sonuncusu ise, fâil el olmasından dolayı kız kardeşinden sonra doğar.

Ve his ve hareket sebebi olan sinir sisteminin mahalli bulunan başı, nefsâni kuvvetlerinin tamamını toplamış olduğundan ve nefsâni kuvvetlerin hükümrân olduğu mahal, tabîat esfel-i sâfilîni olduğundan, kız kardeşinin en alt uzvu olan ayakları tarafında olmuş olur.

Ve ilâhî zevki ilimler ehlullâh için kuvvetlerden oluşmuştur; ve bu kuvvetlerden dolayı da muhteliftir. Bundan dolayı o ilimler kuvvetlerin ihtilâfı ile muhteliftir. Fakat kuvvetlerin ihtilâfı ile muhtelif olan bu ilimler, tek bir ayn olan Hakk’ın hüviyetine aittir. Ve bu hikmet, ahadiyye hikmeti olup “ayaklar ilmi”ndendir ve ayaklar ilminin ayrıntısı Hûd Fass’ında beyân olunmuştur. İşte bu sırra binâen çocuklarının sonuncusunun başı, kız kardeşinin ayakları tarafında olmuş olur.

Ve onun doğduğu yer Çin’dir; ve kendisi Çin ahâlisinin lisânıyla konuşur. Ve Çin memleketi, insan türünün zuhûr menşei olan Asya kıt’asının en sonudur. Çocukların sonuncusu olduğu için bu kıt’anın sonundaki bir memlekette doğar. Ve o doğduktan sonra erkek ve kadın arasında çok cinsel münâsebet olur ise de çocuk hâsıl olmaz; kadınlar kısır olur. Bundan dolayı onların cinsel münasebetleri mahsûlsüz hayvânî zevkten ibâret kalır.

Ve çocukların sonuncusu kavmini Allâh’a, yâni çokluktan vahdete, dâvet ederse de, kabûl etmezler. Çünkü mezhebleri reenkarnasyon üzerine binâ olunmuştur ve reenkarnasyon ise üremenin kaldırılmasını gerektirmiştir. Kendilerinin istîdâdı budur. Bundan dolayı zâhirî kaldırılmanın gerçekleşmesi için onların dâvete icâbet etmemeleri ve dalâlette sâbit olmaları lâzım gelir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi