Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve bizden tahkik ehli, imkânı isbât eder; ve onun mertebesini ve mümkünü ve mümkünün ne şey olduğunu ve onun nereden mümkün bulunduğunu; ve oysa onun ayn’ı yönünden gayr ile zorunlu olduğunu; ve kendisi için zorunluluk gerektiren gayr isminin nereden geçerli olduğunu bilir. Ve bu ayrıntıyı özellikleriyle ancak ulemâ-i billâh bilir (36).

Ve işin hakîkatini müşâhede eden bizim gruptan bulunan tahkik ehli, zorunlu oluş ve olmayış ile berâber, imkânı isbât eder. Çünkü imkânın mertebesi salt vücûd ile salt yokluk arasındadır. Ve onun hâzır olduğu mahalli bilir ve onun hâzır olduğu mahalli, hâricî vücûddan önce akıldır. Örneğin “siyah” deriz, onun “ayn”ı akılda hâzırdır; ve o mertebede varlık ve yokluk gerekmez. Velâkin hâriçte sebebin varlık ve yokluğundan ayrılmış değildir.

Ve tahkik ehli, mümkünü ve mümkünün ne şey olduğunu da bilir ve mümkünün hakîkati, yokluk ile varlıktan terkib edilmiş ve onda yokluktan ona mahsûs bir miktâr bulunduğu gibi, varlıktan da onda sâbit ve tahakkuk etmiş olan bir miktâr vardır. Bundan dolayı mümkün hem zorunlu olmayanı ve hem de zorunlu olanı açığa çıkarır.

Örnek: Suyun varlığını zorunlu olarak farz etmiş olsak, ona bakarak buz yokluktan ibârettir ve buzun mertebesi var ile yok arasındadır. Ve hâricî vücûdundan önce hâzır olduğu mahal akıldır; ve o mertebede varlığı ve yokluğu gerekmez ve onun vücûdu sebebin varlık ve yokluğundan ayrılmaz; çünkü sebep mevcût olunca açığa çıkar ve sebep kalkınca zâil olur.

Ve donma yokluksal ve izâfî bir iş olduğundan elimize bir miktar buz aldığımız zaman onda, o yokluksal ve izâfî işten ona mahsûs bir miktâr olduğunu görürüz. Çünkü “işte âlemde donma bu kadardır, bu hacmin hâricinde donma olmuş değildir” diyemeyiz; ve onda suyun, yâni zorunlu olanın, vücûdundan dahi sâbit ve tahakkuk etmiş olan bir miktar vardır. Çünkü “‘işte suyun vücûdu bu kadar olup, o da bu buzda taayyün etmiş olmuştur” denemez. Bundan dolayı buz hem zorunlu olmayanın ve hem de zorunlu olanın açığa çıkarıcısı olmuş olur.

Ve tahkik ehli, mümkünün nereden mümkün olduğunu da bilir. Ve “mümkün” vücûdda, var ile yok arasında yokluk bağıntısıdır ve o bağıntı vücûd üzerine ilâve olarak gelmiş bir şey değildir.

Örnek: Lâl rengindeki boya ile yeşil boya bir dîğerine karıştırılsa, deniz renginde koyu bir mâvi renk oluşur. Onun hâricî vücûdu yok idi. Mevcût olan iki boyanın karışmasından oluştu; ve onun vücûdu, iki boyanın vücûdunu arttırmadı; belki onların potansiyel olarak mevcût ve fiilen yok olan bir bağıntısı idi. Ve aynı şekilde buzun vücûdu suya göre bir izâfi ve yokluksal vücûddur. Suyun donup buz olmasıyla vücûdu artmadı.

Ve aynı şekilde tahkik ehli, mümkünün “ayn”ıyla gayr ile zorunlu olduğunu da bilir. Çünkü vücûdun zorunlu oluşu zât’ı ile olursa, ona “zât’ıyla zorunlu” derler; ve eğer gayr ile olursa ona da “gayr ile zorunlu” derler ki, bu da âlemin vücûdudur. Ve âlemin vücûdu ise, zorunlu olan vücûdun taayyününden ibârettir ve taayyünler de daha önce îzâh edildiği üzere, varlık ile yokluk arasında olup hem zorunlu olmayanın ve hem de zorunlu olanın açığa çıkarıcısıdır. Bu da mümkün vücûd olup aynıyla gayr ile zorunludur.

Ve aynı şekilde tahkik ehli, kendisi için zorunluluk gerektiren “gayr” isminin nereden geçerli olduğunu da bilir. Çünkü “zorunlu vücûd” sözü, aslında “zâtı ile zorunlu vücûd”un ismidir. “Gayr ile zorunlu vücûd”a bu ismin verilmesi, kendi vasfını giydirmesi yönünden bu gayr üzerine olan istîlâsı sebebiyledir. Çünkü Hak, Semî’, Basîr ve Mürîd olduğu gibi, bu sıfatlar insanda da açığa çıkmıştır. Örneğin buzun vücûdu açığa çıkmadan önce yok iken, suyun zâti bağıntısından ibâret olan donma gerçekleşince, o buz suyun taayyününden ibâret olduğu halde, açığa çıkması dolayısıyla, onun gayri olur. Ve onunla temizlenememek ve konulduğu kabın şekline tabî olmamak ve akışkan olmamak gibi, birçok yönlerden, aslı olan suya uymaz. Fakat temâs ettiği şeyi ıslatmak ve susamış olan kimse onu yediği zaman kandırmak gibi onda suyun birtakım vasıfları da gözükür.

İşte mümkün hakkındaki bu ayrıntıları ve yönleri arasındaki farkı ve onların istîdâdlarının nev’ilerini, ancak özellikleriyle ulemâ-i billâh bilir. Taayyünlerin çokluğu ve bağıntılar ve görecelikler ile bir olan hakîkî vücûddan perdeli olan ve görüş ehlinden olan âlimler bu hakîkati idrâk edememişlerdir. Bundan dolayı tahkik ehli indinde hakîkatte “mutlak vücûd” ile “kayıtlı vücûd”tan başka bir şey yoktur. Ve vücûdun hakîkatı ikisinde de birdir ve mutlaklık ile kayıtlılık ancak zâti bağıntılardan ibârettir.

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi