Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi istîdâdını ârif olan kimse, kabûlünü de ârif olur; ve kabûlünü ârif olan her kimse, her ne kadar onu mücmelen ârif ise de istîdâdını bilmez, ancak kabûlden sonra bilir. Şu kadar var ki, zayıf akla sahip olan görüş ehlinin bâzısı, kendilerinin indinde sâbit olduğu zaman, Allâh’ın “fe’alun li ma yeşâ” ya’nî “dilediğini yapar” olduğunu görürler. Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi câiz gördüler. Oysa iş, aslında onun üzerine değildir. Ve işte bunun için bâzı görüş ehli, imkânı kaldırmaya ve zât ile ve zâttan ayrı olarak zorunlu oluşu isbâta kalkıştı (35).

Hz. Şeyh (r.a.) ilâhi lütûfların çeşitli oluşunun mahallin veyâ mertebenin gereğine göre değişiyor olmasından ileri geldiğini beyân buyurduktan sonra, fassın baş taraflarında geçen “Ve bunu mücmel olarak bilen onlardan biridir; ve onu ayrıntılı olarak bilen de onlardan diğeridir“ sözüne dönerek derler ki, “istîdâdını bilen kimse, kabûlünü de bilir.”

Yâni Hakk’ın tecellî ettiği mertebede ismin hakîkatini bilmesi sebebiyle o ismin istîdâdının kabûl ettiği şeyi de bilir. Çünkü her bir isim için, onda tecellî edici olan Hak’tan ona mahsûs bir kabûl vardır. Latîf isminin kabûlü, Müntakim isminin kabûlünden başkadır; ve diğer isimler de buna kıyâs edilebilir.

Ve kevnî eser dahi tecellî edici ile üzerine tecellî olunan arasında isim ile açığa çıkarak bu isim ile isimlenen olur. Ve istîdâdını kabûlünden bilen kimse her ne kadar istîdâdını kabûlden önce mücmel olarak bilirse de, ayrıntılı olarak bilmez; ancak kabûlden sonra bilir. Yâni bir kimseye bir feyz ve lütûf gelse ve o tecellîyi kabûl etse, bu tecellîyi kabûl etmesinden bu lütfû taleb etmiş olan istîdâdını bilir. Çünkü istîdâdı olmasa idi, o feyzi kabûl etmez idi. Fakat her lütfûn kabûlünü ârif olanların hepsi, istîdâdlarını ayrıntılı olarak bilmezler. Çünkü istîdâda vâkıf olmak gâyet güçtür.

Bilinsin ki, istîdâd iki kısımdır:
Birisi küllî ve kadîmdir;
diğeri cüz’î ve sonradan olmadır.

Küllî ve kadîm istîdâd ilâhî ilim’de sâbit olan eşyânın istîdâdıdır ki, onunla vücûda hak kazanıp onu kabûl ettiler; o da yapılmamıştır, yâni sonradan olma değildir.

Cüz’î ve sonradan olma istîdad da aynda mevcût olan eşyânın istîdâdıdır. Bu istîdâd, eşyânın varlıksal hallerini ve bir halden başka bir hale geçen birtakım hallerini kabûlüne sebep olmaktadır.

İlk istîdâd vücûdî değildir, belki a’yân-ı sâbite için bir gaybi halden ibârettir. İkincisi vücûdî ve yapılmıştır. Ve bu her iki istîdâdın ayrıntılarından daha önce bahsedilmiştir.

Şimdi görünme yerlerinin ilâhî lütûfları kabûlleri ve Hakk’ın fiili ve irâde ve kudretin bağlantısı onların istîdâdlarına göre olduğu halde, Eş’ariyye gibi zayıf akıl sahiplerinden bâzı görüş ehli, Allah için “fe’alun li ma yeşâ ve yahkumu mâ yurîd“ yâni “dilediğini yapar ve dilediğine hükmeder” sıfatlarının mevcûdiyetini müşâhede ettiklerinde Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi câiz gördüler de, Hakk’ın olmayacak olan şeylere kudreti olduğu inancında bulundular; ve “varın yok olması” ve “yokun var edilmesi” gibi şeyleri câiz gördüler. Ve oysa iş, hakîkatte onların zannettikleri gibi değildir. Onlar akıllarının zaafından dolayı olmayacak şeylere kudretin bağlanmasını tenzîh zannettiler. Hakîkatte varın yok olması ve yokun var olması mümkün değildir. Ne var yok olur ve ne de yok var olur. Evet, Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeder. Fakat onun ilmi kendisinin ma’lumu olan işlerinin sûretleri olan a’yân-ı sâbiteye ve irâdesi ilmine ve kudreti de irâdesine tabîdir. Ezelî hüküm eşyânın var edilmesini bu hikmet üzere düzenlemiştir. Ve eşyânın var edilmesi potansiyel olarak ahadiyyet zâtında mevcût olan işlerinin fiilen açığa çıkmasıdır. Yoksa salt yokluk, yâni potansiyel olarak mevcût olmayan şeye, varlık vermek değildir. Çünkü vücûd birdir. O da Hakk’ın sonsuz vücûdudur. Akıl mertebesinde onun ötesi salt yokluktan ibârettir ve bu gördüğümüz eşyâ o vücûda bağlı olan birer îtibârî mevcûttur. Bundan dolayı onların salt yokluğa gitmeleri mümkün değildir. Bozulan sûretler ancak şekil değiştirirler.

İşte bu grup Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi câiz gördükleri için, kelâm ehlinden olan görüş ehlinin bâzısı “imkân dâhilinde olanları kaldırmaya” ve “zât ile ve zâttan ayrı olarak zorunlu oluşun ısbâtı”na kalkıştı; yâni dedi ki: “Vücûd, birdir; o da zorunlu vücûddur; ve vücûdda ondan başkası yoktur; ve imkânsızın vücûdu imkânsızdır. Fakat zorunlu vücûdun zâtı ile ve zâtından ayrı olarak zorunlu olması vardır. Ve zât’ı ile zorunlu olan Hakk’ın vücûdudur; ve zâtından ayrı olarak zorunlu olan ise âlemin vücûdudur”.

Bundan dolayı “zâtı ile ve zâtından ayrı olarak zorunlu oluş”un isbâtıyla imkân kaldırılmış oldu. Ve onlar “zorunlu vücûdun zâtından ayrı olarak zorunlu olması vardır” demeleriyle, hârîcî vücûd olan âlem görünme yerini hesâba katarlar. Ve kuramsal akıl sahibi olan İslâm âlimlerini ve bütün felsefecileri ve hattâ bilim adamlarını dahi şaşırtan bu çokluk üzere olan görünme yerlerinin vücûdudur. Hepsi zorunlu vücûdu kabûl ederler; fakat bu eşyâyı görünce: “Bu eşyâ nereden ve nasıl çıkmıştır ve zorunlu vücûd ile bağlantı ve münâsebetleri nedir?” bunları idrâk edemeyip, her grup bir şekilde aklî delîl getirerek iddialarını isbâta çalışır ve birçok boş sözlere düşerler.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi