Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi bir kimsede Allah’tan bir şey yoktur. Ve her ne kadar onun üzerine sûretler çeşit çeşit oldu ise de, bir kimsede kendi nefsinden gayrı bir şey yoktur. Ve ehlullahdan kimsenin gayrı bir kimse bunu ârif değildir. Ve muhakkak iş bunun üzerinedir. Şimdi bunu bilen kimseyi gördüğün zaman, ona îtimâd et! Bu, ehlullâh’ın içindekilerden hâsların hâssının hülâsasının sâfileşmişinin aynıdır. Şimdi herhangi keşf sâhibi, maârifden kendi indinde olmayan şeyi kendisine ilkâ eden ve bundan evvel mevcût olmayan lütfû veren bir sûreti müşâhede etse, bu sûret onun aynıdır; gayri değildir. Bundan dolayı kendi nefsinin ağacından kendi ilminin yemişini toplar. Parlak bir cisim karşısında, kendisinden hâsıl olan zâhir sûret gibidir ki, o sûret onun gayrı değildir. Ancak şu kadâr vardır ki, kendi nefsinin sûretini ilkâ eder gördüğü mahalde, yâhut mertebede o sûret bir yönden, o mertebenin hakîkatı dolayısıyla değişmiş olur (33).

Yâni sonsuz görünme yerlerinden her bir görünme yeri, ilâhi işlerden bir iş olan bir hâs ismin görünme yeridir. Hakkın mutlak vücûdu o isim dolayısıyla, o görünme yeri sûretinde taayyün etmiş ve kayıtlı olmuştur. Bundan dolayı o görünme yeri bağımsız bir vücûd ve Hakk’ın vücûdu karşısında bir, iki, üç diye sayılabilecek bir mevcût olmadığından, herhangi bir görünme yerinin vücûdunu isbât edip bunda Allah’tan şu kadar şey vardır diyemeyiz. Aksi halde Allah’ın dâhil olma ve parçalara ayrılma kabûl ettiğini iddiâ etmek olur. Halbuki işin hakîkâti aslâ böyle değildir.

Bu görünme yeri latîf olan mutlak vücûdun mertebe mertebe kesîfleşmesinden husûle gelmiş olan birer aynadır ki, onlarda her bir ismin sûreti yansıyıcı olmuştur. Örneğin bir kimsenin sûreti bir aynada görüldüğü zaman, o hayâli sûrette, hayâlin sâhibi olan görenin vücûdundan bir şey mevcûttur denemez. Ancak o hayâl ile hayâl sâhibi arasında esassız ve târîfe sığmaz bir bağlılık mevcûttur. Mesnevî:Tercüme ve îzâh:
İnsanların Rabbi, yâni kendilerini terbiye eden hâs isim için, insanların cânı île esassız ve kıyâssız bir bağlılık vardır. Çünkü her bir hâs isim bir zâtî iştir. Hak, ilim mertebesinde bu iş ile taayyün edici olur; ve ilmi sûretler, bu işlerin gölgesidir. Ondan sonra rûhlar mertebesine tenezzül edip yine bu işin ilmi sûreti üzere, o mertebenin îcâbına göre taayyün eder ki, rûhlar ilmi sûretlerin gölgesidir. Ve aynı şekilde yine böylece misâl âlemine ve şehâdet mertebesine tenezzül eder. Bundan dolayı her bir mertebede taayyün etmiş olan sûret kendinden önceki mertebede taayyün etmiş bulunan sûretin gölgesi olur ve gölge sâhibi ile gölge arasındaki bağlılık, esassız ve kıyâssızdır.

Ve bir kimsenin üzerinde vücûdunun hâlleri dolayısıyla türlü türlü sûretler açığa çıkar ise de, onda kendi nefsinden başka bir şey yoktur; çünkü her bir kimsenin hakîkâti, ilâhî ilim mertebesinde Hakk’ın vücûduyla taayyün etmiş olan zâti işlerden bir iştir. O ilâhî işin istîdâdı neden ibâret ise, zâti gereği olan şeylerin hepsi onun hazînesinde toplanmıştır. Her bir mertebede o mertebenin îcâbına göre, vakti geldikçe yavaş yavaş kuvveden fiile gelir. Bundan dolayı bizim üzerimize, doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar, ne sûretlerde ilâhi lütûflar ulaşmış ve ulaşacak ise, hep kendi hakîkatimizden ve nefsimizden ve ayn-ı sâbitemizden ulaşmıştır. Hakîkâtimizin anbarında mevcût olmayan şeylerin bizlere ulaşması imkânsızdır.

Ve bu ilmi, ehlullahdan isimlerin ve sıfatların sırlarına ve kader sırrına vâkıf olan kişilerden başkası zevk ile ve hâl ile bilmez; ve işin hakîkâti muhakkak bahsettiğimiz yön üzeredir. Böyle olunca ey ilâhî isimlerin ve sıfatların sırlarının tâlibi bu ilmi zevkan ve vicdânen bilen kimseyi gördüğün zaman, ona îtimâd et ve yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslîm ol! Çünkü bu ârif, ehlullâhın içindekilerden hâsların hâssının hülâsasının ve özünün sâfileşmişinin aynıdır, yâni süzülmüşüdür.

Bilinsin ki, ehlullâhın avâmı tevhîdi müşâhede ederler.Ve tevhîdin muhtelif makâmlarında zikir “lâ ilâhe illallah”tan ibârettir. Ve bu tayyib kelime gayrının vücûdunu kaldırdığı ve Hakk’ın vücûdunu isbât ettiği için ikiliğin ma’nâsını içinde barındırır. Çünkü bir şeyin vücûdunu kaldırmak için ilk önce onu isbât etmek lâzımdır. Bundan dolayı bunda “tevhîd” ve “muvahhid”, yâni tevhîd eden; ve “muvahhed”, yâni tevhîd olunan gerekli olup bunlar da çokluktur ve aklen bunlar bir dîğerinin gayrıdır.

Ehlullâh’tan hâssanın hâssasına gelince bu zâtlar çoklukta vahdeti müşâhede ederler. Yâni görünme yerlerinin hepsinde isimleri dolayısıyla taayyün etmiş olan Hakk’ın bir vücûdudur, derler. Bundan dolayı bir olan hakîkî vücûd ile görünme yerlerinin vücûdu arasında gayriyyet görmezler; ve bakışları bir olan hakîkî vücûdadır.

Ehlullâhtan hâssanın hâssasının zübdesi de vahdette çokluğu müşâhede ederler. Bakışları bir olan hakîkî vücûdda taayyün etmiş olan görünme yerlerinedir. Yâni mutlak vücûdun tenezzül mertebelerinde açığa çıkan çokluğa bakıcıdırlar. Bu bakışta da gayriyyet yoktur.

Ehlullâhdan hâsların hâssının hülâsasının süzülmüşü ve sâfîsi de iki müşahede arasını birleştirirler. Yâni çoklukta vahdeti ve vahdette çokluğu müşâhede ederler. Onların bakışında hakîkî bir olanın vücûdu görünme yerlerinin çokluğuna ve görünme yerlerinin çokluğu da hakîkî bir olanın vücûduna perde olmaz.

Şimdi herhangi bir keşif sâhibi bir sûret görse ve o sûret ona bilmediği ilmi ilkâ etse ve evvelce kendisinin bilmediği sırları ve hakîkatleri öğretse ve meselâ “Ben senin Allâh’ınım şunu yap, bunu yapma” dese, o kimse bu gördüğü sûreti “Allah” zannetmesin! O sûret ancak onun ayn-ı sâbitesinin sûretinde olan Hakk’ın bir sûrî tecellîsidir; ve ayn-ı sâbitesi ise kendisinin aynıdır, gayrı değildir. Bu sûret, o keşf sâhibinin kendi ayn-ı sâbitesi olunca, onun verdiği ilim de, yine kendisinden kendisine verilmiş olur. Ve kendi Rabb-i hâssı olan ismin ağacından ilimlerin meyvesini koparıp toplamış olur.
Beyt: 
Tercüme:
“Şeker menba’ıyım, şeker kamışı tarlasıyım. O şeker benden büyüme ve gelişme bulur. Onu yine ben yerim”.

Beyt: Tercüme:

“İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir. İyilere iyi ve kötüye de kötü ulaşır.”

Bu hâl parlak bir cisim karşısında, insanın kendisinden zâhir olan sûrete benzer. Nitekim bu yansıyan sûret, görenin gayrı değildir. İşte o parlak cismin vücûdu, insana kendi zâtının müşâhedesi esâsını vukûa getirdi.

Aynı şekilde Hakk’ın vücûdunda, zâhir olan sûretler de, Hakk’ın vücûd aynasında yansıyan a’yân-ı sâbitenin sûretleridir. Bundan dolayı her bir keşf sâhibinin Hakk’ın vücûdu aynasında müşâhede ettiği sûret kendi zâtının ve hakîkatinin, yâni ayn-ı sâbitesinin sûretidir.

Şu kadar ki, bu gördüğü sûret, mahal veyâ mertebe dolayısıyla bir yönden değişmiş olur. Yâni keşf sâhibinin gördüğü sûret, kendi ayn-ı sâbitesinin aynı olmakla berâber, o sûreti, hangi mertebede görmüş ise, o mertebenin îcâbına göre müşâhede eder. Çünkü o sûret, mertebelerin gereklerine tâbi olarak değişir. Meselâ beşli mertebeden, “rûhlar mertebesi”nde başka ve “misâl mertebesi”nde başka ve “şehâdet mertebesin”de başka olur. Fakat hepsi ayn-ı sâbitesinin sûretidir. Ancak mahalle göre değişmiştir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi