Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve bu ilim sebebiyle Şîs olarak isimlendirildi. Çünkü onun ma’nâsı “Allah’ın hibesi”dir. Bundan dolayı, sınıflarının ve bağıntılarının farklılığı üzere, lütûfların anahtarı onun elindedir. Çünkü, Allah Teâlâ’nın Âdem’e hibe ettiği şeyin ilki odur ve onu ancak Âdem’in kendisinden hibe etti. Çünkü çocuk, babasının sırrıdır. Bundan dolayı ondan çıktı, yine ona döndü. Şimdi idrâki Allah’dan olan kimse için, Âdem’e garib gelmedi. Ve kevnde olan lütûfların hepsi bu kanal üzeredir (32).

Yâni bu lütûflar ilmi sebebiyle, Şîs (a.s.)a “Şîs” adı verildi. Çünkü Şîs’in ma’nâsı İbrânîce “Allah’ın hibesi”dir. Çünkü Âdem (a.s.) Hâbil’in şehâdet hâdisesinden sonra mahzûn olup, ilâhi hibe olan vahyi ilimler ile sâlih bir oğul taleb etti. Hak ona Şîs (a.s.)ı ihsân etti. Bundan dolayı Cenâb-ı Âdem onu, ismi müsemmâsına uygun olmak üzere, “Allah’ın hibesi” ma’nâsına gelen Şîs ismiyle isimlendirdi.

Ve hibesel ilimler ilk olarak insâni sûretlerde Şîs (a.s.) ile açığa çıktığından, lütûfların anahtarı, onların sınıflarının ve bağıntılarının farklılığı üzere, Şîs (a.s.)ın elindedir. Ve lütûfların sınıflarının ve bağıntılarının muhtelif oluşu da, onların menşei olan isimlerin farklılığındandır.

Ve Allah Teâlâ’nın Âdem (a.s.)a ilk olarak hibe ve ihsân ettiği şey Şîs (a.s.) olmakla berâber, Allah Teâlâ o hibe ve lütfû, Âdem’e yine Âdem’den verdi. Çünkü hadîs-i şerîfte: “Çocuk babasının sırrıdır” buyrulmuştur. O babasının vücûdunda örtülü ve onda potansiyel olarak mevcûttur. Bundan dolayı Âdem’in vücûdundan nutfe sûretinde çıkıp anne rahmine ulaştı. Ve insan sûretinde doğmak ile zâhiri ve sûreti Âdem’in zâhirine ve sûretine uygun oldu. Ve Cenâb-ı Âdem’in bâtını ilâhi isimlerin toplanmışlığının sûreti idi. Şîs (a.s.)’ın bâtınına da, menşei ilâhi isimler olan ilâhi lütûflar hakkındaki ilim hibe ve ihsân olundu. Bundan dolayı Cenâb-ı Şîs’in bâtını da, Hz. Âdem’in bâtınınâ uygun oldu. Bu sûrette Şîs (a.s.) Âdem (a.s.)ın zâhiren ve bâtınen sırrı oldu. Ve zâhiren ondan çıktı; bâtınen ve mânen ona döndü.

Şimdi Cenâb-ı Şîs idrâki, anlamak esasını, Allah’tan alan kimse indinde, Hz. Âdem’e hâriçten gelen bir garîb değildir. Çünkü idrâki doğrudan doğruya Âllah’tan alan kimse bilir ki, herkese gelen ilâhi lütûflar Hak ilminde sâbitlik bulan kendi ayn-ı sâbitesinin, ezelde istîdâd lisânı ile Hak’tan taleb etmiş olduğu şeylerden ibârettir. Ve insana kendi hakîkâti olan ayn-ı sâbitesinin hâricinden hiçbir şey gelmez.

Fakat idrâki, doğrudan doğruya Allah’tan almayıp felsefeciler ve fen ilmi sahipleri gibi muhtelif varlıksal görünme yerleri vâsıtasıyla alırsa, o gibilerin indinde bu ma’nâ akla uzak olur. Çünkü onun kalb ve beyninde hükümrân olan şeyler vehimden ibârettir. Oysa kevnde, yâni bu çokluk âleminde, gerçekleşen lütûfların hepsi, ister adet üzere vâsıta ile ve ister vâsıtasız gelsin, bu kanal üzerinedir, yâni herkesin yapılmamış olan istîdâdları ve zâti hakîkâtlerinden dolayıdır. Kişiye kendisinin hâricinden hiçbir lütûf ulaşmaz.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi