Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve bu ilim, Şîs (a.s.) ‘ın ilmidir ve onun rûhu, rûhlardan bunun benzeri söz söyleyenlerin hepsi için yardım edicidir. Sonuncunun rûhu müstesnâdır. Çünkü her ne kadar madde bedeninin oluşumu zamânında, bunu kendi nefsinden idrâk etmedi ise de, ona asıl, rûhlardan bir rûhdan değil, ancak Allah’dan gelir. Belki onun rûhundan rûhların tümüne asıl olur. Şimdi o, hakîkatı ve mertebesi yönüyle bunun hepsini, aynıyla âlimdir. Maddesel oluşumu yönünden onu câhildir, bu yönler ile o âlimdir, câhildir. Bundan dolayı zıtlar ile vasıflanmayı kabûl eder. Nitekim asıl, bununla vasıflanmayı kabûl eyler. Celîl ve Cemîl gibi. Zâhir ve Bâtın ve Evvel ve Âhir gibi. Ve oysa, o, kendinin aynıdır; onun gayrı değildir. Şimdi o, bilir, bilmez ve âriftir, ârif değildir ve müşâhiddir, müşâhid değildir (31).

Yâni işte bu ilâhi lütûflara dâir olan ilim, Şîs (a.s.)ın hâs ismi hazînesinde gizli olan ilimdir. Ve Kâmil rûhlardan her kim bu ilâhi lütûflar bahsinde söz söylerse, Şîs (a.s.)’ın rûhu, bu ilimde onların rûhlarına yardım eder.

Ancak evliyânın sonuncusunun rûhu bu yardım alıştan müstesnâdır. Çünkü evliyânın sonuncusu, bütün evliyânın ilimlerde feyz kaynağıdır; ve ona gelen ilimin özü hiçbir rûhtan gelmez, ancak Allah’tan gelir. Çünkü ilâhi mutlak velâyette gizli olan şey, en evvel muhammediyye’ye hâs velâyette taayyün etmiş olur. Ve bu velâyet, isimlerin hepsini ve ilâhi sıfatları toplamış olduğundan, ne kadar zorunlu ve imkân dâhilinde hakîkatler varsa, hepsine feyzler bu mertebeden dağılır. Ve rûhların hepsine, velâyetin sonuncusunun rûhundan öz olur.

Fakat evliyânın sonuncusu, cesedinin bu şehâdet âleminde unsurlardan oluşmuş olduğu zamanda bunun böyle olduğunu kendi nefsinden idrâk etmedi ve anlamadı; velâkin isimlerinin hakîkâti ve rûhâni mertebesi yönünden, her şeye yardım ettiğini “ayn”ıyle ve zâtı ile bildi. Şu halde evliyânın sonuncusunun bunu hakîkatiyle bilmesine ve maddesel oluşumu yönüyle bilmemesine bakılacak olunursa, onun hem âlim ve hem de câhil olduğuna hükmolunur.

Bundan dolayı evliyânın sonuncusu, ilim ve cehil gibi zıtlar ile vasıflanmayı kabûl eder. Nitekim asıl, yâni Hakk’ın bir olan vücûdu, zıtlar ile vasıflanmayı kabûl etmiştir. O zıtlar da Celîl ile Cemîl ve Zâhir ile Bâtın ve Evvel ile Âhir gibidir. Ve oysa zıtları kabûl eden bir olan vücûd kendi vücûdunun aynıdır; kendi vücûdunun gayrı değildir. Örneğin insanın ayni vücûdu gülmeyi ve ağlamayı ve gazabı ve rızâyı ve gam ve sevinci kabûl eder. Bunlar ise birbirinin zıddı olan şeylerdir. Ve insanın bir olan ayn’ı, kendi vücûdunun aynıdır, gayri değildir.

Ve o zıtlar zâti işlerdir ve zâti işler o bir olan ayn’ın aynıdır ve işler arasındaki zıt oluş bir dîğerine göredir.
Şimdi evliyânın sonuncusu zâtının hakîkâti ile âlimdir, âriftir ve şâhid olandır; ve maddesel oluşumu ile âlim değildir, ârif ve şâhid olan değildir; çünkü maddesel oluşum perdedir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi