Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve Allah’ın isimleri sonsuzdur. Çünkü o isimler, onlardan olan şey ile bilinir; ve onlardan olan şey de sonlu değildir. Ve eğer ki ilâhi isimler, sonlu asıllarına döner, ki, o da isimlerin asıllarıdır, yâhut isimlerin makâmıdır. Ve hakîkatte vücûdda ilâhi isimler ile dolaylı olarak anlatılmak istenen bağıntıların ve izâfetlerin hepsini kabûl eden tek bir hakîkatten başkası yoktur. Oysa hakîkat, sonu gelmeksizin açığa çıkan bir isim için bir hakîkatın sâbit olmasını verir ki, o isim, o hakîkat ile diğer isimden ayrılmış olsun; ve o hakîkat ki, isim onunla diğer isimden ayrılır, o ismin “ayn”ıdır. Kendisinde iştirâk olan şeyin “ayn”ı değildir (29).

Yâni Allah’ın isimleri her ne kadar sonlu olan asıllara, yâni zâti isimler tâbîr edilen Hayy, Alîm, Semî’, Basîr, Mürîd ve Kadîr gibi isimlerin asıllarına veyâ isimlerin makâmlarına döner ise de, cüz’i hükümleri îtibâriyla sonsuzdur.

Çünkü isimler, kendilerinden çıkan eserler ile bilinir ve çıkan eserler ise sonsuzdur. Ve işin hakîkatine bakılırsa, tek bir hakîkat olan mutlak vücûddan başka bir vücûd yoktur. Ve o tek bir hakîkat bağıntıların ve izâfetlerin tümünü kabûl eder; ve bu bağıntılar ve izâfetler o hakîkâtin ahadiyyetinde helâk olmuş olmaları îtibârıyla birbirinin aynıdır. İşte bu bağıntıları ve izâfetleri biz “ilâhi isimler” tâbîriyle dolaylı olarak anlatırız.

Ve hakîkat sonu gelmeyen eserleriyle açığa çıkan bir isim için bir hakîkatın sâbit olmasını gerektirir, tâ ki her bir isim kendi hakîkati ile diğer isimden fark edilebilsin. Meselâ Hâdî ve Mudill isimlerinin ayrı ayrı birer hakîkâtlari olmasa, bir dîğerinden bunları ayırmak mümkün olmaz idi. Oysa bunların eserleri muhteliftir. Birinin eseri düzeltme, diğerinin eseri bozmadır. Mâdemki eserleri başka başkadır, elbette hakîkâtlerinin de başka başka olması lâzım gelir. Ve her bir ismi diğer isimden ayıran hakîkat, o ismin “ayn”ıdır.

Fakat her bir ismin hakîkâti, içinde müşterek olarak sâbit oldukları, tek bir hakîkâtin “ayn”ı değildir. Çünkü o hakîkât bütünsel ayn’dır; ne kadar hakîkat var ise hepsini toplamıştır. Ve parça, bütünü ihâta edici olamaz ki onun “ayn”ı olsun.

Örnek: Gökyüzü dediğimiz sonsuz uzaydaki sonsuz cisimler “esîr” denilen latîf maddenin kesâfet peydâ etmesinden oluşmuştur. Bundan dolayı her birinin hakîkâti “esîr”dir. Ve onun hakîkâti esîrden kendisinin nasîbi olan miktârın “ayn”ıdır. Yoksa bütünsel ayn olan esîrin “ayn”ı olamaz. Çünkü esîr, o cisme isâbet etmiş olan miktardan ibâret değildir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi