Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi Allah Teâlâ, bâzan bir lütfû kula Rahmân’ın iki eli üzere verir. Bundan dolayı lütûf, o vakitte tabiâta hoş gelmeyen veyâ gâyeye yöneltmeyen ve buna benzer şâibeden hâlis olur. Ve Allah Teâlâ bâzan lütfû kula Vâsi’in iki eli üzere verir. Şu halde genel olur. Yâhut Hakîm’in iki eli üzere verir. Böyle olunca vakitte en uygun olana nazar eder. Yâhut ni’metlendirmek için Vâhib’in iki eli üzere verir; ve Vâhib’e karşı kendisine faydalanma olan kimseye şükür ve amelden bir karşılık ile teklîf olmaz. Yâhut Cebbâr’ın iki eli üzere verir. O halde konumuna ve kulun hakedici olduğu şeye nazar eder. Yâhut Gaffâr’ın iki eli üzere verir. Bu halde de mahalle ve kulun üzerinde sâbit olduğu hâle nazar eder. Eğer kendisine faydalanma olan azâbı hakedecek bir hal üzere olursa, ondan onu örter; yâhut azâbı haketmeyecek bir hal üzere olursa, azâbı hakedici olur olan halden onu örter. Bundan dolayı kendisine faydalanma olan mâsûm ve lütûfta bulunulmuş ve korunmuş olarak isimlendirilir. Ve bundan gayri ki, bu sınıfa uygun ola (27).

 

Yâni hâlis rahmet ile karışmış rahmet’in detaylanması budur ki, Allah Teâlâ bâzan bir kuluna bir lütfû Rahmân isminin iki eli üzere verir; çünkü Rahmân’ın biri “fâil” ve diğeri “münfail yâni fâilin fiilini kabûl edici” olmak üzere iki eli vardır. Biriyle verir, diğeriyle alır. Diğer isimler hakkında da bu îtibâr vârdır. Bundan dolayı bu lütûf, hâlis lütûf olur. Geliş vaktinde tabîata hoş gelmeyen şeyle karışık değildir. Meselâ karnı aç olan kimseye helâl olan latîf ve nefis yemek ihsânı gibidir. Bu bir ihsan ve lütûftur ki, aç olan kimse hakkında rahmet ve hâlis lütûftur. Ne zâhiren ve ne de bâtınen tabiâta hoş gelmeyen bir şeyle karışmış değildir.

Veyâhut o lütûf kendisine faydalanma olan kimseyi gâye ve maksada yöneltmemekten, yâni kulu gâyesine ulaşmaktan men eden şeyden ve diğer buna benzer keder sebebi olacak şeylerden hâlistir. Meselâ bir pâdişah helâl mâlından bir kimseye on bin liralık bir çiftlik ihsân etse, bu hâlis lütûftur. Ve o kimsenin gâyesi ondan faydalanmaktır. Fakat bir hak sahibi çıkıp o çiftliğin kendi malı olduğu dâvâsına kalkışsa, bu dâvâ, o kimseyi gâyeye ulaşmaktan men eden bir şey ve keder sebebi bir hâl olur. İşte hâlis lütûfta bu gibi şeyler olmaz.

Ve bâzan Allah Teâlâ bir lütfû, “Vâsi”‘ isminin iki eli üzere verir. Ve bu lütûf, ya sıhhat ve rızık gibi genel olarak hizmetkârlara şâmil olur; veyâhut her hangi bir kuluna hâs olup onun zâhir ve bâtınına ve rûh ve tabîatına ve hâllerinin tümüne genel olur.

Ve bâzan Allah Teâlâ lütfû “Hakîm” isminin iki eli üzere verir. Ve o anda en fazla sâlih olan emir ne ise, Hak Teâlâ ona bakar. Meselâ, bir kimsenin çürük bir dişi çok şiddetli olarak ağrır. Bu ağrıdan kurtulması o dişin çekilmesine bağlıdır. Oysa diş çekilirken, o ağrıdan daha şiddetli bir acı hissedilir. Fakat sonunda râhat vardır. Bundan dolayı kulun o anda en fazla işine yarayacak olan şey, dişin çekilmesidir. Ve hikmette kulun hâline uygun olan şeyi vermektir. Bu lütûfta belâ ile nîmet karışıktır. Ve Hakîm isminin hizmetiyle rahmet hâsıl olmuştur. Yâni Hakîm ismi, Rahmân isminin hizmetkârı olmuştur. Onun için buna ”rahmânî lütûf” denmez, belki “ilâhî lütûf” denir. Çünkü “İlah” mâbuddur; ve mâbud ise kula göre mâbuddur. Ve hasta ise, Şâfi ismine ibâdet eder ve muhtac olduğu şeyi o isimden taleb eder. Ve Hakîm ismi ise o kulu muhtâc olduğu mâbudu tarafına götürmeğe hizmetkârdır. Ve Şâfi ismi, Rahmân ismi altında mevcûttur.

Yâhut Allah Teâlâ lütfû, nîmetlenmesi için Vâhib isminin iki eli üzere verir. Ve bu isim vâsıtasıyla gelen ilâhî lütfa karşı, kendisine faydalanma olan kimse, şükür ve amel etmek gibi bir karşılık ile mükellef olmaz. Yâni bu lütûf, kula şükrettiği ve sâlih amel işlediği için verilmiş değildir. Belki nîmetlenmenin salt olması içindir. Ve Allah Teâlâ bu salt nîmetlenme ile nîmetlerinin vücûdunu açığa çıkarır. Nitekim ömrü boyunca bir defa bile şükretmemiş olan veyâhut zâten îmânı olmadığı için sâlih amel işlemek aslâ aklına gelmemiş olan kimseler, çeşitli ilâhi nîmetler ile nîmetler içindedir. Cenâb-ı Sa’dî (k.s.) buyurur:Tercüme:

“Ey kerîm olan Allâh-ı zü’l-Celâl! Sen gayb hazînenden mecûsîleri ve kâfirleri rızıklandırırsın. Sen düşmanlarına nîmet verdiğin ve ihsân ettiğin halde, hiç dostlarını nîmet vermekten mahrûm eder misin?”

Yâhut Allah Teâlâ lütfû Cebbâr isminin iki eli üzere verir. Ve bu sûrette de Cebbâr ismi konumuna ve kulun haketmiş olduğu şeye bakar. Meselâ kulun kibir ve azameti kendisinin âfetidir; kemâl ise tevâzu’dadır; bundan dolayı onun haketmiş olduğu şey, bu konumda zillettir. Cebbâr ismi, o kulun uğramış olduğu kibir âfetini zilletle cebrederek defeder.

Yâhut Allah Teâlâ lütfû Gaffâr isminin iki eli üzere verir. Bu halde Gaffâr ismi, mahalle ve kul ne hâl üzere sâbit ise o hâle bakar. Meselâ bir mü’minin ayıbından haberdar olduğumuz zaman, onu örtmeye memûruz; çünkü gıybet ve ayıbı açıklamak haramdır. Fakat hayâsız olan kimsenin ayıplarını gördüğümüz zaman, hálkın kınaması ve kabahatli bulması sebebiyle o ayıplarda ısrardan vazgeçer ümîdi ile, onlardan bahsetmek mümkündür. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: “Kim ki hayâ gömleğini çıkarıp atarsa, onun için gıybet yoktur.” Bundan dolayı ayıbı örtmek ve örtmemek husûsunda mahalle, yâni ayıbın sâhibine ve onun bulunduğu hâle bakılır.

Şimdi Gaffâr ismine görünme yeri olan kimse, şu iki halden biri ile kayıtlıdır. Ya azâbı hakedecek bir hâl üzere olur; veyâhut azâbı haketmeyecek bir hal üzere bulunur. Eğer azâbı hakedecek bir hal üzere olursa Gaffâr onu azâbtan örter. Yâni kul, günah bir iş işleyip azâba hak kazandığı halde Gaffâr onu örter; ve eğer azâbı gerektirmeyen bir hal üzere, yâni Allah(c.c)’ın emirlerini yerine getirir ve sâlih ameller ve güzel ahlâk üzere bulunursa, azâbı hakedici olacağı halden, yâni günah işlere girişmekten örter. Ve işte azâbı gerektirecek olan halden örtülmüş olan kimseye “mâsûm ve lütûfta bulunulmuş ve korunmuş” olarak isim verilir. Ve bu sınıfa benzeyen ve münâsib olân bahsedilen isimlerin gayri ki, hep isimlerin lütûflarındandır.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi